Kılıç Artığı’ndan Hançer Yarasına
Türkiye’de siyaset çok uzun zamandır sert. Tartışmaların tonu değişti, kelimeler ağırlaştı, ithamlar kişiselleşti. Bu sertlik, zaman zaman yalnızca siyasi rekabetin sınırlarında kalmıyor; daha derin, daha hassas alanlara da sızıyor.
Tam da böyle bir zeminde…
Mine Kırıkkanat gibi kalemi güçlü, dili keskin bir yazar “kılıç artığı” şeklinde bir ifade kullandı, yanlış anlaşıldığını fark ettiği an geri çekti, özür diledi. Bu önemliydi.
Bu topraklarda bazı kelimeler, sadece bir tartışmanın parçası değildir; çok daha derin bir hafızaya temas eder. Bu hafıza, yalnızca geçmişte kalmış bir hikâye de değildir üstelik. Katman katman birikmiş, kuşaktan kuşağa taşınmış, zaman zaman bastırılmış ama hiçbir zaman tamamen silinmemiş bir duygudur.
Anadolu’nun bu derin hafızasında, özellikle Alevilik üzerinden açılmış inançsal fay hatları vardır. Kimi tarihsel kırılma anlarında, özellikle Osmanlı ile Safevi dünyasının karşı karşıya geldiği, Osmanlı’nın yön değiştirdiği dönemlerde, Yavuz Sultan Selim devrinin gölgesinde Anadolu’daki Kızılbaş/Alevi toplulukların maruz kaldığı baskılar, sürgünler, kıyımlar… Bu süreçte kimileri dağlara çekilerek, kimileri görünmezleşerek, kimileri de boyun eğerek varlığını sürdürmeye çalışmıştır. Boyun eğenler de, direnenler de bugün hâlâ bu toprakların pek çok yerinde; isimleriyle, töreleriyle, inançlarıyla yaşamaya devam etmektedir.
Bu tecrübenin bıraktığı izler; yalnızca geçmişte yaşanmış olaylar olarak değil, bir ruh hali, bir temkin, bir mesafe olarak da bugüne taşınır. Kimi zaman daha yakın tarihte Maraş’ta, Sivas’ta yeniden görünür olmuş kırılmalar, derin acılar… Belki yeterince konuşulmamış, çoğu zaman üstü örtülmüş… ama hep orada kalmış.
Dolayısıyla söz konusu hafıza, yalnızca geçmişte yaşanmış bir dizi olay değil; bugünün diline, reflekslerine, temkinine ve hassasiyetine sızmış bir gerçekliktir.
Bu nedenle bir kelime bazen sadece bir kelime değildir. Kimi zaman bir çağrışım, kimi zaman bir hatırlatmadır.
Bu coğrafyada birlikte yaşamanın en zor tarafı belki de herkesin aynı kelimeyi aynı anlamda duymadığı bir hafızayla yaşamaktır.
Bir siyasi iklimde hangi kelimeler rahatça dolaşabiliyorsa, orada hangi duyguların biriktiğini de görürsünüz. Bugün o dile baktığımızda, gördüğümüz şey sadece sertleşme değil, daha karmaşık bir şey var: Sınırlar bulanıklaşıyor. Eleştiriyle dışlama, değişimle tasfiye, fikirle hesaplaşma birbirine karışıyor. Aynı gelenekten gelen insanlar, birbirini artık sadece yanlış bulmuyor; birbirinin yerini, hatta varlığını sorgulamaya başlıyor. İşte kırılma tam burada başlıyor. O noktadan sonra tartışma, bir düşünce üretme alanı olmaktan çıkıyor; kimliklerin ve aidiyetlerin yeniden dağıtıldığı bir zemine dönüşüyor.
Bu zeminde, tartışmanın kendisi artık sadece bir fikir ayrılığı değildir. Bir konumlandırma biçimidir. Bir etiketleme pratiğidir.
Bir zamanlar ortak bir mücadelenin parçası olan hikâye, parçalara ayrıldı. Aynı hikâyenin içinden farklı doğrular, farklı gerçeklikler, hatta farklı “suçlular” üretildi.
Söz konusu kırılmayla, kopuşla birlikte sadece kadrolar değişmedi, anlamlar da değişti. Dün “çürük düzenle mücadele eden” olarak anlatılan insanlar, uzun yıllar boyunca; sakinliğiyle, diliyle, kurduğu ittifaklarla, sokakta olma biçimiyle anlatılan bir lider bugün aynı hikâyenin içinde bambaşka bir yere konumlandırılıyor. Eleştirilmiyor yalnızca… suçlanıyor. O suçlamaların dili günbegün ağırlaşıyor.........
