CHP'nin Geleceği, Geçmişiyle Kavgasında Saklı
İnsanlar, belirsizlik karşısında hızlı yargılara sığınma eğilimindedir. Çünkü hüküm vermek, anlamaya çalışmaktan daha kolaydır. Anlamak emek ister; sabır ister; bazen kendi önyargılarımızla yüzleşmeyi gerektirir. Oysa hüküm vermek birkaç saniye sürer.
Belki de bu yüzden artık birçok tartışma bir fikir alışverişi gibi değil, bir mahkeme salonu atmosferiyle ilerliyor. Karar çoğu zaman daha konuşma başlamadan verilmiş oluyor. Sorular cevap almak için değil, mevcut kanaati teyit etmek için soruluyor. İnsanlar ne düşündüklerini açıklamaya değil, kendilerini savunmaya davet ediliyor.
Sözcü TV'deki röportajı izlerken aklıma gelen şeyler bunlardı. Ortada yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu'nun konuk olduğu bir televizyon programı yoktu. Daha büyük bir şey görünüyordu. Bir siyasetçinin şahsında, Türkiye'nin siyasal kültürüne dair daha derin bir tablo ortaya çıkıyordu.
Program boyunca yöneltilen bazı sorular da bu tabloyu daha görünür hâle getirdi. "Sokağa çıkamıyormuşsunuz", "Size ihanetçi deniyor", "Sokakta insanlar böyle konuşuyor" gibi ifadeler, cevap arayan sorulardan çok peşinen verilmiş bir hükmün tekrarına benziyordu. Yaşına yapılan göndermeler, kullanılan üslup, yüz ifadeleri ve soruların kuruluş biçimi de benzer bir atmosfer oluşturuyordu.
Oysa gazeteciliğin görevi toplumdaki öfkeyi konuğa taşımak değil, toplum adına soru sormaktır. Ancak Kemal Kılıçdaroğlu'na zaman zaman bir siyasetçiden çok, bir sanık muamelesi yapıldığı izlenimi oluştu. Tartışma, alınan bir mahkeme kararının nedenleri ya da sonuçlarından çok, sanki o kararı bizzat kendisi vermiş gibi bir zemine kaydı.
Eğer Kılıçdaroğlu aynı sertlikle karşılık verseydi, ekran çok daha farklı bir yere sürüklenebilirdi. Sesler yükselebilir, tartışma kişiselleşebilir, program kısa sürede bir hesaplaşmaya dönüşebilirdi. Fakat bunu yapmadı. Doğru ya da yanlış, katılın ya da katılmayın; program boyunca daha çok kendisini açıklamaya çalışan, sakin kalmayı tercih eden nezaketli bir tavır sergiledi.
Kılıçdaroğlu'na göre ortada bir mahkeme kararı vardı ve o karara rağmen görevi kabul etmemesi durumunda partinin kayyum tartışmalarıyla karşı karşıya kalma ihtimali yüksekti. Bu değerlendirmeye katılmak ya da katılmamak mümkündür. Ancak dikkat çekici olan, program boyunca bu argümanın yeterince tartışılmamasıdır.
Daha da önemlisi, kamuoyundaki tartışmalar da çoğu zaman meseleyi yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu'nun geri dönüşü üzerinden yürütüyor. Oysa mahkeme kararının muhatabı yalnızca Kılıçdaroğlu değildi. 37. Olağan Kurultay döneminin Parti Meclisi, Merkez Yürütme Kurulu, Yüksek Disiplin Kurulu ve kurultay delegeleri de kararın kapsamı içindeydi. Buna rağmen tartışmanın neredeyse tamamı tek bir isim etrafında şekillendi. Kurumsal bir mesele, kişisel bir hesaplaşmaya dönüştü.
Belki de asıl dikkat çekici olan budur. Çünkü bazen insanlar bir olayı anlamaya çalışmaktan çok, o olayın sembolüne dönüşen kişiyi yargılamayı tercih ederler. Böyle zamanlarda kişi konuşur, kurum görünmez olur. Tartışma da giderek bir hukuk veya siyaset meselesi olmaktan çıkar; bir karakter yargılamasına dönüşür.
Ne olursa olsun, Kılıçdaroğlu’nun o programa çıkmayı kabul etmesi önemli bir cesaret örneğiydi. Çünkü hakkında peşin hükümler verilmiş bir ortamda konuşmak, normal bir siyasi tartışma programına katılmaktan çok daha zordur.
Program boyunca dikkat çeken başka bir ayrıntı daha vardı. Mahkeme kararının ardından göreve dönen Kemal Kılıçdaroğlu'nun isminin altında "CHP Genel Başkanı" ifadesinin kullanılmaması da ayrıca tartışılması gereken bir durumdu. Çünkü ayrıntılar bazen tarafların olaya nasıl baktığını ele verir.
Aslında mesele Kılıçdaroğlu meselesi de değil. Yarın aynı durum başka bir siyasetçinin, başka bir gazetecinin, başka bir partinin başına gelebilir. Mesele, fikir ayrılığı yaşadığımız insanlara nasıl davrandığımızdır. Onları anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa çoktan mahkûm edip yalnızca hükmümüzü mü ilan ediyoruz?
Toplumların adalet duygusu ise bazen siyasetin kendisinden daha güçlü çalışır. İnsanlar her zaman aynı fikirde oldukları kişilere değil, haksızlığa uğradığını düşündükleri kişilere de sahip çıkarlar. Bu nedenle bir kişiyi itibarsızlaştırmaya yönelik aşırı çaba, zaman zaman tam tersi bir sonuç üretir. İnsanlar fikrini değiştirmese bile, karşısındaki kişiye yapılan muameleyi sorgulamaya başlar.
Nitekim programın ardından bazı araştırmacılar ve kamuoyu ölçümleriyle ilgilenen çevreler de benzer bir noktaya dikkat çekti. Kılıçdaroğlu'nun görüşlerine katılmayan birçok insanın bile, program boyunca sergilenen tavır nedeniyle ona yönelik daha farklı bir değerlendirme yapmaya başladığı ifade edildi. Çünkü insanlar yalnızca söylenenlere değil, söyleniş biçimine de bakarlar. Program sonunda herkes aynı kanaate ulaşmadı kuşkusuz. Ancak birçok kişi, onun ne söylediğinden önce ona nasıl davranıldığı üzerine düşünmeye başladı.
Mahkeme kararının ilk günlerinde Kılıçdaroğlu için "siyaseten bitti" yorumları yapılırken, bugün seçim olsa yüzde 15-20'leri aşan bir oy oranına sahip olacağından söz eden araştırmalar ve değerlendirmeler dikkat çekiyor. Demek ki siyasette son sözü çoğu zaman ilk günün gürültüsü değil, zamanın kendisi söylüyor.
Bir siyasi partiyi ayakta tutan şey nedir?
Liderler mi? Seçimler mi? Meydan dolduran kalabalıklar mı?
(Türk siyasetinin büyük hatiplerinden Osman Bölükbaşı da bunun ilginç örneklerinden biriydi. Meydanları doldurur, nükteleri günlerce konuşulur, rakiplerini zekâsıyla köşeye sıkıştırırdı. Fakat siyaset yalnızca alkışla yürümüyor; sandık günü geldiğinde o kalabalıkların önemli bir kısmı başka adreslere yöneliyordu. Meydanların sevgisiyle kurumların gücü her zaman aynı şey değildir.)
Yoksa bunların da üzerinde duran, kişilerin gelip geçmesine rağmen varlığını sürdüren kurumlar mı?
Aslında demokrasi dediğimiz şey biraz da bu sorunun etrafında şekillenir. Çünkü kurumlar tam da insanların öfkelerinin, sevgilerinin, hayal kırıklıklarının ve anlık heyecanlarının önüne bir sınır koymak için vardır. İnsanlar değişir. Kadrolar değişir. Genel başkanlar gelir gider. Fakat kurumlar kalır. Kalmalıdır da.
Bugün CHP'de yaşanan tartışmanın merkezinde de aslında bu soru duruyor. Tartışma yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu'nun geri dönüp dönmemesi ya da Özgür Özel'in genel başkanlığı meselesi değildir. Daha derinde, kurumsallık ile kişiselleşme arasında bir gerilim yaşanmaktadır.
Günümüz siyasal hayatın en büyük açmazlarından biri de budur. İnsanlar kurumları, kendi istedikleri sonuçları ürettikleri sürece destekliyor. Karar kendi lehlerine çıktığında kurallardan söz ediyor; aleyhlerine çıktığında ise kuralların kendisini tartışmaya başlıyor. Oysa kurumsallığın gerçek sınavı tam da burada ortaya çıkar.
Bir kurumun değeri, bize hak verdiği günlerde değil; canımızı sıkan kararlar verdiği günlerde anlaşılır.
Mahkemeler bunun için vardır. Parlamentolar bunun için vardır. Siyasi partiler de bunun için vardır. Çünkü kurumsallık, insanların değil kuralların........
