CHP’den Yeni Partiye, Siyasetin En Kıt Sermayesi: Güven ve Ahlak
Genç bir doktor, daha hayatının başında, bilgisini, emeğini, geleceğini alıp tren raylarına bırakıyor. Bile isteye…
Darıca’da üç kardeş, daha birkaç saat önce yan yana yürüdükleri sahilin kıyısına bu kez cansız vuruyor; biri 24, biri 17, biri henüz 15 yaşında…
Nasıl bir ülkeyiz biz tam olarak?
İnsanın kendini güvende hissettiği, emeğinin karşılığını alacağına inandığı, başına bir şey geldiğinde devletin onu koruyacağını bildiği bir toplumdan ne kadar uzağız? Gençleri yalnızca okullarda değil, gelecek fikrinin içinde tutabiliyor muyuz? Kadınları, çocukları, çalışanları, yaşlıları gerçekten koruyabiliyor muyuz? Yoksa insan, hayatın giderek daha fazla alanında kendi başının çaresine bakmak zorunda bırakılmış, kurumların çekildiği yerde yalnızlığıyla baş başa kalmış durumda mı?
Asıl bunları konuşmamız gerekiyor.
Çünkü siyaset dediğimiz şey, yalnızca iktidarı ele geçirmek için verilen bir mücadele değildir. Siyasetin daha temel bir görevi vardır. Toplumda tek tek yaşanan acıları, korkuları ve haksızlıkları ortak bir derde dönüştürmek. Bir annenin kaygısını, bir gencin umutsuzluğunu, bir çalışanın güvencesizliğini özel hayatın “talihsizliği” olmaktan çıkarıp kamusal sorumluluğun konusu hâline getirmek.
Muhalefetin varlık nedeni de burada başlar.
İktidarın karşısına biçimi farklı, özü aynı bir siyasetle çıkmak değil; toplum adına soru sormak, hesabı tutulmayan şeylerin hesabını istemek, unutulmaya bırakılan sorunları gündemde tutmak, dağınık öfkeyi siyasal bir iradeye çevirmek…
Bir ülkede insanlar kendilerini korunmasız, geleceksiz ya da sahipsiz hissediyorsa, muhalefetin görevi bu duygunun sözcülüğünü yapmakla da bitmez. O duygunun nedenlerini göstermek ve yerine nasıl başka bir düzen kurulabileceğini anlatmak da zorundadır.
Fakat bugün dönüp muhalefete baktığımızda bambaşka bir tablo görüyoruz. Memleketin gerçek problemleri büyürken, siyasal enerjinin önemli bir bölümü kendi içine dönmüş durumda.
Bu yalnızca bir örgüt sorunu değildir. Daha derin bir temsil krizi…
Çünkü toplum bir tarafta hayat pahalılığıyla, adalet duygusundaki aşınmayla, güvensizlikle, umutsuzlukla uğraşırken; onu temsil etmesi gereken siyaset başka bir düzlemde konuşuyor. Aradaki bağ günbegün zayıflıyor.
Bir parti oy kaybedebilir, lider değiştirebilir, bölünebilir, yeniden birleşebilir. Bunların hepsi siyasetin olağan akışı içinde yaşanabilir. Ancak bir siyasi hareket toplumun gerçek sorularıyla kendi gündemi arasındaki bağı kaybetmeye başladığında, siyaset kendi içine kapanır; temsil ise anlamını yitirir.
Bir zamanlar iktidara yürümekte olan bir CHP vardı, bugün ise partinin dengeleri altüst olmuş durumda. İnsan sormadan edemiyor: Kimin ya da kimlerin yüzünden bu parti bu boyutta enfekte edildi? Hangi kararların, hangi güç mücadelelerinin ve hangi siyasal tercihlerin sonucunda bu kadar ağır bir iç krizin içine sürüklendi? CHP’nin iktidara doğru ilerleyen yürüyüşünün diz kapağına vurulan darbede, dolayısıyla ülkenin önündeki siyasal ihtimallerden birinin karartılmasında ağır sorumluluğu olanlar var. Kılıçdaroğlu’nun önünü “hançerleyerek” kesenlerin payı da bugün yeniden ve soğukkanlılıkla tartışılmak zorunda. Sonuçta yüzde 49, bütün devlet ve iktidar gücünün karşısında alınmış, hiç de küçümsenmeyecek bir oy oranıydı. Mesele yalnızca o seçimin neden kaybedildiği değil; o noktaya kadar gelmiş bir siyasal yürüyüşün sonrasında kimler tarafından, hangi hesaplarla ve nasıl dağıtıldığıdır.
Üstelik bugün mutlak butlan kararının ardından yeniden göreve dönen Kılıçdaroğlu ile onun yanında duran az sayıdaki isim, bu süreçle birlikte ağır bir itibarsızlaştırmanın da yükünü taşımak zorunda kaldı. “İhanet”, “günahkârlık” gibi son derece sert yaftalarla hedef alındılar.
Böyle bir yaşanmışlıkla deneyimlendikten sonra parti içi süreçlerin çok daha ihtiyatlı, çok daha şeffaf ve çok daha denetlenebilir biçimde yürütülmesi beklenirdi. Oysa bugün ilçe ve illere yapılan atamalarda görüyoruz ki benzer nüfuz ilişkilerinin yeniden devreye sokuluyor. Bu yarın mahallelere de, tüm sürece de aynı şekilde yansıyacaktır.
Bugün bir tarafta yeniden genel başkanlık koltuğuna dönen Kemal Kılıçdaroğlu, diğer tarafta ayrı bir siyasi hat kuran Özgür Özel, ve cezaevinde, ağır bir yargı sürecinin merkezinde bulunan Ekrem İmamoğlu… (Ki Yeni Parti cephesinde ayrılığın dili çoğu zaman gereğinden fazla sertleşiyor. Dün aynı çatının altında siyaset yapan kadroların, geçmişle bağlarını neredeyse bütünüyle reddeden bir tutuma savrulduğu görülüyor. Oysa bu kopuşun ve Kılıçdaroğlu’nun durdurulan iktidar yürüyüşünün bedelini yalnızca partiler ödemiyor; bugün iş kazalarında ölen emekçi, kirasını ödeyemeyen aile, ürününü para ettiremeyen üretici ve başını raylara uzatan doktor da ödüyor…) Belediye başkanları, milletvekilleri, örgütler ve seçmen de bu ayrışmanın içinde kendi yerlerini arayıp duruyor. Davalar sona yaklaşırken siyasi kulislerde farklı senaryolar, pazarlıklar ve yeni saflaşmalar konuşuluyor.
Partinin gidişatından rahatsız olup ayrılanların bir bölümü bugün yeniden dönüş yolları ararken, bir dönem “artık sokağa çıkamaz” denilen Kılıçdaroğlu yeniden siyasi denklemin belirgin aktörlerinden biri hâline geliyor. İnsanlarla buluşuyor, örgütleri dinliyor, siyasal ağırlığını yeniden kurmaya çalışıyor.
Siyasal parçalanma yalnızca kadroları bölmez; anlamı da böler. Aynı geçmişten gelen insanlar bir süre sonra aynı geçmişi farklı anlatmaya, aynı bugünü farklı tarif etmeye, aynı geleceği farklı yerlerde aramaya başlar. O noktadan sonra tartışma fikirler arasında değil, meşruiyetler arasında yürür: Kim gerçek temsilci, kim mirasçı, kim ihanet etti, kim çizgiyi korudu?
Tam da bu meşruiyet tartışmalarının gölgesinde, eylülden itibaren mahalle kongre süreçleri başlayacak. Bu süreç yalnızca teknik........
