İNSANLARI DAMGALAMAK: ÖNYARGI VE ETİKETLEME
İNSANLARI DAMGALAMAK: ÖNYARGI VE ETİKETLEME
İnsanları tanımanın en kolay, fakat en yanlış yollarından biri, onları bir etiketin içine hapsetmektir. Çünkü bir insanı anlamaya çalışmak emek ister, ona bir sıfat yakıştırmak ise çok daha kolaydır. Bu sebeple toplumlarda zaman zaman insanlar, düşünceleri, niyetleri ve kişilikleriyle değil, kendilerine verilen isimler ve üzerlerine yapıştırılan etiketlerle tanınır hâle gelirler. Zira etiketleme; “bir kişinin tek bir özelliğini, davranışını veya hatasını alarak o kişinin tüm kimliğine ve kişiliğine mal edip genel bir kategoriye koyma” anlayışını ifade eder. Bu nedenle insanları damgalamak, sadece bir isimlendirmeden ibaret değildir. Aynı zamanda insanı bütün yönleriyle değerlendirmek yerine onu tek bir özelliğine indirgemek ve hakkında yeterince bilgi sahibi olmadan hüküm vermektir. Böylece kişi, gerçek kimliği ve kişiliğiyle değil, başkalarının kendi zihninde oluşturduğu kalıpla değerlendirilir; damga insanın önüne geçer, önyargı ise hakikatin yerini alır.
Yakın tarihimizde bunun birçok örneğini görmek mümkündür. Özellikle 1970 ve 1980’li yıllar, insanların birbirlerini çeşitli sıfatlarla yaftalamayı âdeta alışkanlık hâline getirdiği dönemlerdi. İnsanlar, düşünceleriyle değil, üzerlerine yapıştırılan etiketlerle tanınır olmuştu. Dinî kimliğe sahip olduğu hâlde herhangi bir siyasî veya ideolojik grubun içinde yer almayan, tarafsız kalmayı ve gerektiğinde hakem olmayı tercih edenlere “ot” deniliyordu. Radikal bir söylemi benimsemeyen; insanlara karşı hoşgörülü olunmasını, kaba ve kırıcı davranılmamasını, şefkat ve merhametin öne çıkarılmasını savunanlar ise “naylon hoca” olmakla suçlanıyordu.
Sanayi Devrimi’yle birlikte ortaya çıkan yeni problemlere, geçmişte üretilmiş dinî yorumların tek başına yeterli olmayabileceğini; Kur’an ve Sünnet’in temel ilkeleri ışığında yeni çözümler geliştirilmesi gerektiğini söyleyenler “modernist” diye damgalanıyordu. Konuşmalarında hak, hukuk, adalet ve işçi haklarından söz edenlere ise “yeşil komünist” yaftası yapıştırılıyordu.
Damgalama bununla da sınırlı değildi. Kemal Tahir’in Devlet Ana romanını ve benzeri romanları, kitapları ve dergileri okuyanlar “komünist”; Tercüman gazetesini takip edenler “sağcı”; Cumhuriyet okuyanlar “solcu”; Hürriyet okuyanlar ise “eyyamcı” olarak nitelendirilebiliyordu. Bunların dışında insanlar, inançları, düşünceleri, tutum ve davranışları sebebiyle “gerici” veya “ilerici” olmakla da damgalanıyordu. Bir kitap okumak veya bir gazeteyi takip etmek bile, kişinin hangi düşünceye sahip olduğuna hükmetmek için yeterli bir sebep sayılabiliyordu. Böyle bir ortamda düşünceler tartışılmıyor; insanlar, düşüncelerine göre sınıflandırılmaya çalışılıyordu. Temel soru, “Bu düşüncenin doğrusu nedir?” olmaktan çıkıyor; “Bu düşünceyi savunan kişi hangi gruba aittir?” sorusuna dönüşüyordu. Böylece fikirler değil, kişiler tartışmanın konusu hâline geliyordu.
Ne yazık ki bu anlayış din adamları arasında da görülüyordu. Aynı mesleği paylaşan insanlar birbirlerini “din tahripçisi”, “mezhepsiz” veya “sapık” olmakla itham edebiliyorlardı. Oysa ilmî tartışmaların delil, bilgi ve yöntem üzerinden yapılması gerekirken, kolay olan tercih ediliyor; görüşler yerine insanlar hedef alınıyordu. Bu konuda yaşadığım bir olay, damgalamanın ilmî çalışmaları bile nasıl etkileyebildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
1981 yılında hazırladığım “İlmî Tefsir Hareketi” isimli öğretim üyeliği/doktora tezimi yayımlatmak amacıyla, talebelik yıllarımdan tanıdığım ve dönemin tanınmış........
