HİDÂYET, HAKÎKAT’E ERDİRMEKTİR
HİDÂYET, HAKÎKAT’E ERDİRMEKTİR
Hidâyet; “bir hedefe kılavuzlanmak, doğruyu ve güzeli bulmak, fark etmek, bir hedefe giden yolda yürümek” anlamlarındadır. Hidâyeti buldurmaya/göstermeye de “ihtida” veyâ “hüda” denmektedir. Allah’ın isimlerinden biri de “Hâdî”, hidâyet veren, hidâyete erdiren demektir. Hidâyetin karşıtı “delâlet”tir ki, “sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve karmaşaya yenik düşmek” anlamlarına gelir. Kur’ân, hidâyetin Allah’tan geldiğini söyler. Bunun anlamı, gerçek yönü ve yolu bulmanın insânoğluna Yaratıcı Kudret tarafından akıl ve vahiy aracılığı ile bildirildiğidir. Şu hâlde, hidâyet, Allah’ın ilâhî plânlardan insânoğluna çeşitli yollarla ulaştırdığı bir rahmet ve ışıktır.
İşte Duhâ/7. âyet Hz. Peygamber’e ikinci olarak şu soruyu sormaktadır: “Ve yolunu kaybetmiş görüp seni doğru yola ulaştırmadı mı?” veyâ başka bir tercüme ile “Ve seni dalâlette buldu sonra hidâyete erdirdi.” [1] Şimdi âyetin Arapçasına baktığımızda içinde hem dalâlete işâret eden “dâll” kelimesinin, hem de hidâyete işâret eden “hedâ” kelimesinin olduğunu görmekteyiz. “Dâll”, hangi yola gireceği hususunda şaşkın yahut yanlış yola giden sapık veya kaybolmuş kimse anlamındadır. Fakat buradaki “dalâlet” sıfatını Hz. Peygamber için aslî anlamda kullanmanın doğru olmayacağını söylemek, O’nun risâlet/peygamberlik öncesi hayatını gözlemleyenler için zor değildir. Başka bir ifâde ile Hz. Peygamber hiçbir zaman akıl ve dinde sapık mânâsına gelen “dâll” olmamıştır. [2] Çünkü O, çocukluğundan beri Allah’tan başka ilâh........
