İSLÂM MEKKE’DE MEKKÎ MEDİNE’DE MEDENÎ ÇÖZÜMDÜR
İSLÂM MEKKE’DE MEKKÎ MEDİNE’DE MEDENÎ ÇÖZÜMDÜR
Seyyid Kutup, Yusuf Suresi’nin girişinde[1] Hz. Yusuf’un Mısır’a yönetici oluşunun başlangıç yıllarından hareketle Müslümanların “cahili toplumların sorunlarını çözme” çabaları arasında ilgiler kurmuştur. Vardığı sonuca göre, İslam toplumu ile cahiliye toplumu taban tabana zıttır. İki karşıt toplumun sorunları da birbirinden farklıdır. Cahiliye toplumunun sorunlarını üreten cahiliyenin kendisidir. Bu münasebetle cahiliyenin sorunlarına İslâm’dan çözüm aramak boşlukta İslâm fıkhını uygulamaktır. İslâm fıkhı kesinlikle boşlukta uygulanamaz. İslâm fıkhı ancak kendi medinesinde uygulanabilir. Burada Şehid, “Önce medineni kur, sonra çözüm ara.” teklifinde bulunmuş ve Müslümanları kendi hareketlerini oluşturmaya çağırmıştır. Bu önemli ve yerinde sözü, Müslümanlara iktidar olma bilinci kazandırma bağlamında değerlendirirsek hiçbir itiraz yapmamız söz konusu olamaz. Bu bilincin olmadığı ve Müslümanların edilgen sayıldığı coğrafyalar için yukarıdaki önerme altından da kıymetlidir. Fakat Kur’an’ın nüzul dönemindeki ahkâm sıralamasını ve ayetlerin konularını bilemeyenler iktidar olmaya kilitlenirlerken, diğer alanları ve bunlara bağlı liyakatlerini kaybettiler. Neticede ise ne Müslümanlar iktidar olabildiler ne de bölgelerinde İslâmî bir hareket doğdu. Amacımız bu sözü eleştirmek ve Şehid’e yersiz sözler sarf etmek asla değildir. Çünkü biz onun kıymetini en iyi bilenlerdeniz. Esas gayemiz; bu sözün mutlaklaştırılması sonunda Müslümanların coğrafyalarına yabancılaştırılmalarını, sorunları çözmede bir önderlik kadrosunun doğmayışının nedenlerinin iyi anlaşılmasını sağlamaya katkıda bulunmaktır. Ayrıca Şehidin yaşadıklarını yaşamadan onun adına öykünmeci düşünce üretmenin sakıncalarını ortaya koymaktır.
“Önce medineni kur, sonra çözüm ara.” sözü o kadar mutlaklaştırıldı ki Müslümanlar sadece iktidar olmaya kilitlendiler. Hz. Peygamber, İslâm’ı hayata hâkim kılabilmek için insanları önce tevhidi bir eğitimden geçirdi. Müslümanlar bu süreçte yakîni bir imanı elde edip hayatlarının tüm alanlarına vahyi hâkim kıldılar. En küçük eylemlerinden en büyüğüne kadar Allah Teâlâ’nın emirlerini ve yasaklarını yaşamlarının merkezinde tuttular. Hayata sadece Allah’la baktılar; O’nun onay vermediği hiçbir şeye rağbet etmediler. Tevhidin rengine boyandılar. Kur’an’ın sahte tanrılar diye ifade ettiği; monarkları, firavunları, şeytanları, şeytanlaşmış kişi ve kurumları, oligarşiyi, bürokrasiyi, alt ego/nefsi, hevayı, tağutları, bilgiyi küfrün emrinde kullanan Belam’ları ve inananları finans kurumlarının bir parçası yapmak isteyen karunları hayatlarından çıkardılar. Yaratmada yalnızca Allah Teâlâ’yı kabul ettikleri gibi, emir alanında da sadece O’nu kabul ettiler. Hayatlarına Allah’tan(c.) başka bir varlığın hükmetmesine asla rıza göstermediler. Hayatın belirleyicisi olarak Allah’tan başka varlıkları kabul etmenin şirk olduğuna inandılar.
Müslümanlar tevhidi eğitim süreci ile ahlaki eğitim sürecini eş zamanlı yaşadılar. Bu dönemde gelen Enam, İsra, Furkan, Mearic ve Mü’minun surelerinde ahlaki vurgular yoğunlaşırken diğer Mekki surelerde de iman ve ahlak temaları yeterince ele alınmıştır. İman ve ahlak eğitimini zirvede tamamlayıp ibadetlerle ruhi iletişimlerini daimileştiren mü’minler, günahlara karşı duyarlı hale getirilmişlerdir. Allah Teâlâ’nın ve insanların hukukuna riayeti ilke edinen tevhit ehli Müslümanların kazandıkları bu ruhi olgunluk ve liyakat hâli onları iktidara taşımıştır. Kısacası iktidar; tevhidin rengine boyanmanın, üstün ahlaki vasıflarla donanmanın ve ibadetleri ihsan halinde devamlı yapmanın meyvesidir. Zihinsel anlamda saflaşmayanlara, imanda taklitten çıkamayanlara, imanın bölünmezliğini kavrayamayanlara, hayatının en basit eylemlerini bile vahye göre anlamlandıramayanlara, Muhammedi ahlakla bezenmeyenlere, değil haramlardan kaçınmak mekruhları bile gözlerinde büyütüp sakınmayanlara, sabah namazlarını kaçıranlara ve tövbe etmeyip alışkanlık hâline getirenlere, yeryüzündeki........
