BİR İBADET OLARAK CİHADIN HÜKMÜ
BİR İBADET OLARAK CİHADIN HÜKMÜ
Ülke kimliğini tanımından yola çıkan Müslümanlar cihadın derecesini ve hükmünü de bilirler. Kur’an ve sünnetten öğrendiğimize göre cihad da en önemli ibadetlerden biridir. Diğer ibadetlerinde varlığını koruması ona bağlı olduğu için belki de en önemlisidir. Önemine binaen Kur’an’da en çok emir tekrarının yapıldığı ibadet cihattır. Namaz başta olmak üzere hiçbir ibadetin emir tekrarı cihada ulaşamaz. Bütün bu özelliklerini göz önünde bulundurarak Müslümanların cihadı öğrenmeleri ve yüce Allah’ın istediği gibi amelî hâle dönüştürmeleri imanlarının gereğidir. İslâmî hareket demek zaten cihadı temel ibadet kabul edip uygulamaya koyan bir hareket demektir.
Kur’an-ı Kerim’deki bazı kavramlar cihadın anlam alanına girerler ve onun türleridir. Davet, tebliğ, kıtal, inzar, salih amel, emribilmaruf ve nehyianilmünker cihadın türleridir. Cihadın türü olarak davetle ilgili on beş, emribilmarufla ilgili on üç, kıtalle ilgili yetmiş üç, tebliğ/davetle ilgili on, salih amelle ilgili yetmiş üç, inzarla ilgili yüz yetmiş bir ayet vardır. Peygamber kıssaları üzerinden yapılan uyarı ve mücahedeyi tavsiye eden ayetlerle beraber bizzat cihadı emreden kırk üç ayeti de kattığımız zaman ortaya altı yüzden fazla ayet çıkmaktadır. Bir şey Allah ve Resulü tarafından bir defa bile emredilse bağlayıcılık arz eder ama defalarca emrediliyorsa bu durum çok daha önem arz ediyor demektir.
Cihadın farz oluşu Kitap ve Sünnetle sabittir. Farziyetini inkâr eden kâfir olur. Cihad, vahyi hayata hâkim kılmak; Müslüman’ın hayatı vahiyle anlamlandırma çabası, yeryüzünde fitneden eser kalmayıncaya kadar elle, dille çalışmak ve kötülüklere müdahil olmak; velayetin mü’minlere tevdi edildiği Medine’yi oluşturup insanların din, akıl, mal, can ve namus emniyetini sağlama ameliyesi; bu ameliyenin gerçekleşmesi için mü’minlerin safında bulunarak onların gücüne güç katmak ve meşru vasıtaları kullanmaktır. Cihadın farzı ayın veya kifaye olması geçmişte fukaha arasında tartışılmıştır. Geçmiş fukaha döneminde Müslümanların emniyetleri garanti altına alındığı gibi, bu emniyeti sağlayan siyasal hâkimiyet de mü’minlerin elinde olmuştur. Kısacası, mü’minlerin velayetini yine mü’minler üstlenmiştir. Üzerlerinde bir kâfir sultası olmadığı gibi hukukun dayanakları da Kur’an ve Sünnet’ti. Bu vasıflarla donanan bir siyasada, emir makamındaki kimseler hem dinin gönderiliş amacı olan emniyetlerin muhafazasında hem hayatı vahye göre anlamlandırmakta hem de insan ile İslâm arasına giren engelleri ortadan kaldırmakta gerekli çalışmayı ve titizliği göstermişlerdir. Hâliyle, böyle bir siyasada........
