menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İSLAM’IN YENİDEN YORUMLANMASI ÜZERİNE

2 0
yesterday

İSLAM’IN YENİDEN YORUMLANMASI ÜZERİNE

Dünyada bazı ülkeler çok güçlüdür. Bu güçleri sadece silahlarından, paralarından ya da ordularından gelmez. Aynı zamanda insanların nasıl düşüneceğini etkilemek isterler. Çünkü bir insanın elini bağlamak başka şeydir, aklını yönlendirmek başka şeydir. Aklı yönlendirilen insan, çoğu zaman zincire bile ihtiyaç duymadan istenilen yere gider.

İşte Amerika gibi büyük devletler de uzun zamandır sadece ülkelerin toprağıyla, yer altı zenginlikleriyle ya da yönetimleriyle ilgilenmiyor. Onlar aynı zamanda insanların neye inanacağını, inandığı şeyi nasıl anlayacağını, hangi tarafını güçlü tutacağını, hangi tarafını zayıflatacağını da önemser. Müslümanlar söz konusu olduğunda ise bu ilgi daha da büyür. Çünkü İslam, sıradan bir inanç sistemi değildir. İslam, sadece camide kalan, sadece dua ederken hatırlanan, sadece bayramlarda akla gelen bir din değildir. İslam, insanın nasıl yaşayacağını, nasıl konuşacağını, nasıl yönetileceğini, nasıl adaletli olacağını, kime boyun eğip kime eğmeyeceğini de anlatır.

İşte tam da bu yüzden güçlü devletler İslam’ı olduğu gibi bırakmak istemez.

Çünkü İslam gerçekten anlaşıldığında insana şunu öğretir: Yalnızca Allah’ın önünde eğil. Haksızlık karşısında susma. Güçlü diye zalimi haklı görme. Fakiri ezme. Yetimi unutma. Dünyayı sadece çıkar üzerine kurma. İnsanları sömürme. Adaletli ol. Dürüst ol. Mazlumun yanında dur. Eğer bir toplum bunları gerçekten yaparsa, o toplumu kandırmak zorlaşır. Onu korkutmak zorlaşır. Onu satın almak zorlaşır. Onu başkasının çıkarı için kullanmak zorlaşır.

Büyük devletlerin de asıl rahatsız olduğu yer burasıdır.

Aslında mesele çok basit bir örnekle anlaşılabilir. Düşünün ki sınıfta çok güçlü, iri yapılı bir çocuk var. Herkesi korkutuyor, herkese bağırıyor, herkesin kalemini alıyor, sırasına oturuyor, oyunu o kuruyor. Eğer sınıftaki çocuklar korkaksa, sessizse, hep “aman bana dokunmasın” diyorsa, o güçlü çocuk istediğini yapar. Ama içlerinden biri çıkıp “Bu yaptığın yanlış” derse, sonra başkaları da ona katılırsa, artık o zorbanın işi eskisi kadar kolay olmaz. İşte Amerika ve benzeri güçler de dünyada çoğu zaman bu “güçlü çocuk” gibi davranmak ister. İslam ise insanlara bazen, “Zorba da olsa yanlış yapana karşı dur” der. O yüzden İslam’ın dirilten, cesaret veren, ayağa kaldıran yönü onlar için tehlikeli görünür.

Fakat burada bir yanlış anlaşılma olmasın. Amerika’nın ya da başka güçlü devletlerin istediği şey genelde “Müslümanlar tamamen dinsiz olsun” değildir. Çoğu zaman böyle bir şey istemezler. Çünkü dinin tamamen yok olması da kolay değildir. İnsanların inancını bütünüyle silmek zordur. Bunun yerine daha farklı bir şey isterler: “İslam olsun, ama bizim işimize karışmasın. Müslümanlar namaz kılsın, dua etsin, oruç tutsun; ama dünyadaki büyük haksızlıklara güçlü şekilde itiraz etmesin. Dinlerini yaşasınlar; ama bu din onları bağımsız, dirençli ve sorgulayan bir topluma dönüştürmesin.”

Yani mesele dini tamamen yok etmek değil, onun etkisini azaltmaktır.

Bunu daha kolay anlamak için başka bir örnek verelim. Diyelim ki elinizde çok güçlü bir ilaç var. Bu ilaç insanı ayağa kaldırıyor, hastalığı iyileştiriyor, güç veriyor. Birileri o ilacı tamamen yok edemiyorsa ne yapar? Belki içindeki etkili maddeleri azaltır. Dış görünüşü aynı kalır ama artık eskisi kadar faydalı olmaz. İslam’a yapılmak istenen şey de bazen buna benzer. Adı yine İslam kalsın, insanlar yine Müslüman olduğunu söylesin; ama dinin içindeki adalet, direniş, özgürlük, zulme karşı çıkma, bağımsızlık, hesap sorma, ümmet bilinci gibi güçlü taraflar zayıflatılsın.

O zaman karşımıza nasıl bir din anlayışı çıkar?

Sadece kendi içine kapanmış bir din. Sadece “ben ve ibadetim” diyen bir din. Sadece bireyin içinde kalan ama topluma, düzene, sömürüye, işgale, zulme söz söylemeyen bir anlayış. Yani insanı çok fazla değiştirmeyen, sistemi hiç sarsmayan, haksız düzenleri rahatsız etmeyen bir din yorumu.

Bazı zamanlar duyduğumuz “ılımlı İslam”, “uyumlu İslam”, “modern İslam”, “evcilleştirilmiş din anlayışı” gibi tartışmalar da bu yüzden önemlidir. Elbette her modernlik sözü kötü değildir, her yenilik arayışı yanlış değildir, her ılımlılık ifadesi de mutlaka kötü niyet taşımaz. Ama bazen bu sözlerin arkasında gizli bir istek olabilir: “İslam’ı öyle yorumlayalım ki güçlü devletlerin düzeni bozulmasın.” Sorulması gereken soru şudur: Bu yeni anlatım Allah’ın istediği için mi yapılıyor, yoksa güçlülerin hoşuna gittiği için mi?

İşte asıl mesele burada düğümlenir.

Çünkü bir Müslüman için ölçü Amerika değildir. Avrupa değildir. Güçlü devletler değildir. Ölçü Allah’ın kitabı ve Peygamber’in örnekliğidir. Eğer bir yorum insanı Allah’a daha çok yaklaştırıyor, adaleti güçlendiriyor, mazlumu koruyor, zalime karşı bilinç oluşturuyorsa o yorum üzerinde düşünülür. Ama bir yorum insanı sadece sessizleştiriyor, korkutuyor, haksızlık karşısında etkisiz bırakıyorsa, orada dikkatli olmak gerekir.

Şunu da anlamak gerekir: Amerika neden özellikle İslam’la ilgileniyor? Çünkü İslam dünyası küçücük bir alan değil. Çok geniş bir coğrafyadan söz ediyoruz. Ortadoğu, Kuzey Afrika, Asya’nın büyük bölümleri, Türkiye ve daha birçok yer… Bu bölgelerde büyük enerji kaynakları var, önemli deniz yolları var, ticaret yolları var, stratejik şehirler var. Kısacası çıkar çok büyük. Eğer bu coğrafyalardaki halklar kendi değerleriyle ayağa kalkarsa, dışarıdan gelen baskılara itiraz ederse, sömürüyü reddederse, emperyal planlara boyun eğmezse, büyük devletlerin hesapları bozulur. Bu yüzden sadece toprağa değil, zihinlere de müdahale etmek isterler.

Yani Amerika şunu iyi bilir: Bir toplumu silahla bir süre baskı altında tutabilirsin. Ama kalbinde ve zihninde direniş duygusu yaşayan bir toplumu sonsuza kadar yönetemezsin. O yüzden insanların inançlarını da kendi çıkarına göre şekillendirmek ister. Böylece karşısında daha az itiraz eden, daha az sorgulayan, daha az direnen topluluklar oluşsun ister.

Bugün dünyada pek çok yerde şu mesaj açık ya da gizli biçimde veriliyor: “Dinini yaşa, ama dünyayı değiştirmeye kalkma. Dua et, ama zulme karşı büyük sözler söyleme. İbadet et, ama emperyalizmi sorgulama. Güzel ahlaklı ol, ama haksız düzeni rahatsız etme.” İlk bakışta kulağa sakin ve masum gibi gelebilir. Ama dikkatle bakınca bu çağrının dinin sadece zararsız görülen kısmını öne çıkardığı anlaşılır.

Oysa Kur’an’a baktığımızda dinin sadece bireysel bir rahatlama aracı olmadığını görürüz. Kur’an zalimlerden söz eder. Firavun’dan söz eder. Karun’dan söz eder. Yetimin hakkından söz eder. Ölçüde ve tartıda hile yapanlardan söz eder. İnsanları köleleştirenlerden, hakkı örtenlerden, kibirlenenlerden söz eder. Yani Kur’an sadece “iyi insan ol” demez; aynı zamanda “kötülüğün düzenine karşı da uyanık ol” der. Peygamberler de sadece güzel söz söyleyen insanlar değildir. Onlar aynı zamanda çağlarının yanlış düzenlerine karşı hakikati dile getiren insanlardır.

Hz. Musa’nın Firavun karşısındaki duruşu bunun en açık örneklerinden biridir. Firavun güçlüydü. Ordusu vardı. Sarayı vardı. Serveti vardı. Ama Hz. Musa haklıydı. Allah Hz. Musa’yı Firavun’a gönderdiğinde sadece “insanların kalbine güzel duygular bırak” demedi. Aynı zamanda zulmün karşısına çıkmasını emretti. Demek ki hak din, sadece insanın içine değil dış dünyaya da söz söyler. İşte bu yönü, zalimlerin hiç hoşuna gitmez.

Hz. Muhammed’in Mekke’deki mücadelesi de böyledir. O sadece “insanlar birbirini sevsin” demedi. O putlara, haksızlığa, kibire, zulme, güçlünün zayıfı ezmesine karşı çıktı. O yüzden Mekke’nin ileri gelenleri onu sevmedi. Çünkü Peygamber’in getirdiği mesaj, onların rahatını bozuyordu. Onların kurduğu haksız düzeni sarsıyordu. Bugün de hakikat böyledir. Eğer bir din, zalimin rahatını hiç bozmuyorsa, güçlülerin çıkarını hiç rahatsız etmiyorsa, insanın aklına şu soru gelir: Acaba o din doğru mu anlatılıyor, yoksa sadece süslenmiş bir kabuk olarak mı sunuluyor?

Amerika gibi ülkeler genelde İslam’ın bu dönüştürücü yönünü zayıflatmak ister. Çünkü adalet isteyen, sömürüyü reddeden, işgale itiraz eden, mazlumlarla dayanışan bir İslam anlayışı onların kurduğu dünya düzeni için riskli olabilir. Onların tercih ettiği yorum ise çoğu zaman daha yumuşak, daha sessiz, daha bireysel, daha kontrol edilebilir bir yorum olur.

Ama burada çok önemli bir noktayı unutmamalıyız. Bir şeyi Amerika istiyor diye hemen kötü, Amerika istemiyor diye hemen iyi demek de doğru değildir. Ölçümüz bu olmamalı. Çünkü hakikat, sadece karşı çıkmakla bulunmaz. Ölçü; Kur’an, sünnet, adalet, vicdan ve doğru ilimdir. Bazen bir güçlü devlet doğru bir şey söyleyebilir; bazen yanlış. Bazen biz de sadece tepkiyle hareket edip hataya düşebiliriz. Bu yüzden Müslümanın işi sloganla değil, bilinçle yürümelidir.

Yine de genel olarak dikkat etmemiz gereken şey şudur: Dış güçler, bir dini kendi çıkarlarına uygun hale getirmeye çalışıyorsa, orada büyük bir tehlike vardır. Çünkü din, insanı Allah’a bağlar; emperyal güç ise insanı kendi çıkar düzenine bağlamak ister. Din özgürleştirir; emperyal akıl ise kontrol etmek ister. Din insana onur verir; emperyal düzen ise itaati sever. Bu iki bakış aynı yerde durmaz.

Bugün Müslümanların en büyük ihtiyacı, dinlerini başkalarının gözlüğüyle değil, kendi kaynaklarından öğrenmektir. Kur’an’ı anlamaya çalışmak, Peygamberimizin hayatını doğru okumak, sahabenin duruşunu görmek, tarih boyunca İslam’ın adalet ve tevhid mücadelesini öğrenmek gerekir. Çünkü din başkasının ağzından öğrenildiğinde, bazen bize sadece işlerine gelen kısmı anlatılır. Merhamet anlatılır ama adalet unutturulur. Sabır anlatılır ama direniş unutturulur. İbadet anlatılır ama sorumluluk unutturulur. Güzel ahlak anlatılır ama zalime söz söyleme cesareti geri plana itilir.

Halbuki gerçek İslam bir bütündür. O hem merhamettir hem adalettir. Hem ibadettir hem mücadeledir. Hem sabırdır hem uyanıklıktır. Hem bireyi düzeltir hem toplumu dönüştürmek ister. Hem kalbi temizler hem aklı uyandırır. Hem ahlak öğretir hem zulme karşı durmayı emreder.

İşte Amerika’nın ve benzeri güçlerin korktuğu şey tam olarak budur: Uyanmış bir Müslüman toplumu. Kendisini sadece tüketici olarak görmeyen, sadece emir alan biri gibi yaşamayan, başkasının projesi olmayı kabul etmeyen, Kur’an’ı okuyunca ayağa kalkma sorumluluğu hisseden bir topluluk… Çünkü böyle bir toplumu yönlendirmek kolay değildir.

Bu yüzden bazen İslam’ı yeniden anlatmak isterler. Ama bu yeni anlatımın merkezinde Allah’ın rızası değil, çoğu zaman siyasal çıkar vardır. Amaç Müslümanı daha bilinçli yapmak değil; daha uyumlu hale getirmektir. Daha özgür yapmak değil; daha yönetilebilir hale getirmektir. Daha cesur yapmak değil; daha sessiz hale getirmektir.

Oysa Müslüman için soru şudur: Ben dinimi Allah için mi yaşıyorum, yoksa güçlülerin çizdiği sınırlar içinde mi öğreniyorum? Eğer bu soruya dürüstçe cevap verirsek, pek çok şeyi daha iyi görmeye başlarız.

İslam, dünyanın güçlüleri beğensin diye gönderilmiş bir din değildir. İslam, insanı kula kulluktan kurtarıp Allah’a kul yapmak için gelmiştir. İslam’ın amacı insanı sadece rahatlatmak değil, gerektiğinde sarsmak; sadece teselli etmek değil, gerektiğinde uyandırmaktır. Eğer birileri İslam’ı sadece sessiz, etkisiz, yönlendirilebilir bir hale getirmek istiyorsa, Müslümanların buna karşı çok dikkatli olması gerekir.

Çünkü hakikat, güçlülerin istediğine göre şekil almaz. Hakikat haktır. Ve hak, bazen dünyanın en büyük güçlerini bile rahatsız eder.

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube


© Mir'at Haber