menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İSLAM DEVLET MODELİ: EGEMENLİK, YÖNETİM, YETKİ VE DENETİM DÜZENİ

34 0
previous day

İSLAM DEVLET MODELİ: EGEMENLİK, YÖNETİM, YETKİ VE DENETİM DÜZENİ

Kur’an’ın hükümleri doğrultusunda devletin kuruluşu, siyasi yapılanması ve yönetim esasları

İslam devleti nasıl kurulmalı, hangi esaslar üzerine inşa edilmeli, kim tarafından ve nasıl yönetilmelidir? Devlet başkanının yetkileri nerede başlamalı, nerede sona ermelidir? Yasama, yürütme ve yargı görevleri hangi kurumlar tarafından yerine getirilmeli, bu kurumlar arasındaki ilişkiler nasıl düzenlenmelidir? Devletin bütün organlarını denetleyen bir mekanizma bulunmalı mıdır? Yönetici yanlış karar verdiğinde kim müdahale edecek, kamu malını kötüye kullandığında kim hesap soracak, Allah’ın hükümlerine aykırı hareket ettiğinde hangi kurum onu durduracaktır? Bu soruların açık ve tutarlı cevapları verilmeden yalnızca İslam devleti kavramını kullanmak, işleyen bir siyasi düzenin ortaya konulması için yeterli değildir. Çünkü devlet, yalnızca bir inanç beyanı değil; yönetim, hukuk, sorumluluk, yetki, kurumlar ve toplumsal ilişkiler bütünüdür. İslam’ın siyasi alana ilişkin ilkeleri de yalnızca yöneticilerin şahsi ahlakına bırakılmayacak kadar önemli sorumluluklar içermektedir.

İslam devletinin temelinde Allah’ın hüküm koyma yetkisinin üstünlüğü bulunur. Yusuf suresinin 40. ayetinde bildirilen “Hüküm yalnızca Allah’ındır” ilkesi, bu anlayışın temel dayanaklarından biridir. Bu esas, insanın hiçbir konuda karar veremeyeceği anlamına gelmez. Aksine insan, Allah’ın belirlediği sınırlar içerisinde karar verme, yönetme, düzenleme ve sorumluluk üstlenme yetkisine sahiptir. Devlet başkanı, yönetim meclisi, hâkimler ve diğer görevliler bu yetkiyi kendi şahıslarının mutlak hakkı olarak değil, yerine getirilmesi gereken bir emanet olarak taşırlar. Nisa suresinin 58. ayetinde emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi emredilmektedir. Bu nedenle İslam devletinde egemenliğin ilahi hükümlere bağlılığı ile yönetim yetkisinin insanlar tarafından kullanılması birbirinden ayrılmalıdır. Allah’ın hükümleri temel ölçüdür; insanların oluşturduğu yönetim kurumları ise bu ölçüye bağlı kalmakla sorumludur. Devletin meşruiyet iddiası da yalnızca İslam adını taşımasından değil, yönetim faaliyetlerinin bu ilkelere uygunluğundan kaynaklanmalıdır.

Kur’an, devletin bütün idari birimlerini isim isim belirleyen ayrıntılı bir teşkilat şeması sunmaz. Bununla birlikte adalet, istişare, emanet, ehliyet, sorumluluk, hakkaniyet ve zulmün önlenmesi gibi temel yönetim esaslarını ortaya koyar. Hz. Muhammed’in Medine’deki siyasi uygulamaları da bu ilkelerin toplumsal hayata nasıl yansıtıldığı konusunda önemli örnekler içerir. Dolayısıyla İslam devletinin kurumsal yapısını oluştururken vahyin açık hükümleri ile insanların içtihat yoluyla geliştirdiği idari yöntemleri birbirinden ayırmak gerekir. Bir kurumun Kur’an’da ismen geçmemesi, onun İslam’ın ilkelerine uygun biçimde oluşturulamayacağı anlamına gelmez. Aynı şekilde insan eliyle oluşturulan herhangi bir kurumun bütün kararları da doğrudan Allah’ın hükmü olarak kabul edilemez.

İslam devletinin yönetim merkezinde, yetkileri açıkça tanımlanmış ve hesap verme sorumluluğu bulunan bir devlet başkanı yer alabilir. Bu makam, devletin genel siyasetini yürütmek, kamu düzenini korumak, adaletin uygulanmasını sağlamak, ülkenin güvenliğini gözetmek, kamu kurumları arasında koordinasyonu sağlamak ve dış ilişkileri yönetmekle sorumlu olur. Devlet başkanının göreve geliş yöntemi ise toplumun kabul ettiği, açık ve denetlenebilir bir usule dayanmalıdır. Biat, istişare ve temsil kavramları bu konuda İslam siyasi düşüncesinin önemli başvuru alanlarıdır. Ancak tarih boyunca uygulanan bütün yöntemlerin aynı olmadığı da bilinmelidir. Bu nedenle devlet başkanının belirlenmesinde toplumun rızasını esas alan, ehliyeti gözeten, zorlamayı dışlayan ve görev süresini belirleyen bir usul benimsenebilir. Devlet başkanının görev süresi, yeniden seçilme şartları, görevden alınma nedenleri ve yetkilerinin sınırları kuruluş hukukunda açıkça yazılmalıdır.

Devlet başkanı, Allah’ın hükümlerini değiştirme veya kendi siyasi tercihini dinin kesin hükmü olarak ilan etme yetkisine sahip değildir. Kamu görevlerine atama yapabilir, devletin genel siyasetini belirleyebilir, savunma ve dış ilişkiler alanında kararlar alabilir; ancak bütün bu yetkiler hukuki sınırlara bağlı olmalıdır. Örneğin devlet başkanı, bir kamu arazisini yakınlarına devredemez, devlet hazinesinden kişisel harcama yapamaz, hakkında soruşturma açılan bir yöneticiyi hukuka aykırı biçimde koruyamaz ve mahkemelerin kararlarına müdahale edemez. Devlet başkanının kişisel iradesi ile devletin kurumsal iradesi birbirinden ayrılmalıdır. Devlet başkanına itaat de sınırsız değildir. Nisa suresinin 59. ayetinde Allah’a, Resulüne ve yetki sahiplerine itaat konusu ele alınırken anlaşmazlıkların Allah’a ve Resulüne götürülmesi emredilir. Bu ayet, yöneticiye itaati mutlaklaştıran bir yetki belgesi olarak değerlendirilmemelidir. Yönetici hukuka aykırı davranırsa onu durduracak ve gerektiğinde görevden alacak bir mekanizma bulunmalıdır.

Devlet başkanının yanında Şûra Meclisi adıyla bir yönetim ve istişare kurumu oluşturulabilir. Şûrâ suresinin 38. ayetinde işlerin istişare ile yürütülmesinin övülmesi ve Âl-i İmrân suresinin 159. ayetinde istişarenin emredilmesi, bu kurumun dayandığı temel ilkelerdendir. Şûra Meclisi, yalnızca devlet başkanının görüşlerini onaylayan sembolik bir kurul olmamalıdır. Kamu yönetiminin temel meselelerini görüşen, bütçeyi inceleyen, yöneticileri denetleyen, kamu ihtiyaçlarını değerlendiren ve devlet başkanının yetkilerini sınırlandıran bir kurum olarak çalışmalıdır. Mecliste hukuk, ekonomi, eğitim, sağlık, tarım, savunma, dış ilişkiler ve diğer alanlarda bilgi sahibi kişiler bulunmalıdır. Bunun yanında toplumun farklı kesimlerinin temsil edilmesi, alınan kararların yalnızca dar bir yönetici çevresinin tercihlerini yansıtmaması açısından önemlidir. Meclis üyelerinin hangi yöntemle belirleneceği, görev süreleri, karar alma usulleri ve görevden alınma şartları önceden düzenlenmelidir.

Şûra Meclisinin görev alanı da açık biçimde belirlenmelidir. Devlet bütçesinin hazırlanması ve onaylanması, kamu harcamalarının denetlenmesi, idari düzenlemelerin değerlendirilmesi, savaş ve barış gibi ağır sonuçlar doğurabilecek kararların görüşülmesi, uluslararası anlaşmaların incelenmesi ve üst düzey kamu görevlilerinin faaliyetlerinin araştırılması bu görevler arasında yer alabilir. Meclisin bütün kararlarının yalnızca tavsiye niteliğinde olması, devlet başkanının yetkilerini fiilen sınırsız bırakabilir. Bu nedenle hangi kararların bağlayıcı olduğu, hangi alanlarda devlet başkanına yürütme yetkisi tanındığı ve anlaşmazlıkların nasıl çözüleceği kuruluş hukukunda açıkça gösterilmelidir. Örneğin devlet başkanı kamu bütçesini tek başına değiştirememeli, kamu hazinesinden meclisin onaylamadığı büyük harcamalar yapamamalı ve hukuken belirlenmiş denetim süreçlerini durduramamalıdır.

İslam devletinin bir diğer temel kurumu, hukuki hükümleri inceleyen ve uygulama alanlarını belirleyen ilmî danışma meclisi olabilir. Bu kurul, Kur’an, sahih sünnet, İslam hukuku, usul bilgisi ve ilgili alanlarda uzman kişilerden oluşmalıdır. Görevi, devletin karşılaştığı meselelerde dinî kaynakları incelemek, farklı içtihatları değerlendirmek, hukuki görüşler hazırlamak ve kamu kurumlarına ilmî rehberlik sağlamaktır. Ancak bu kurulun varlığı, üyelerinin Allah adına yanılmaz kararlar verdiği anlamına gelmez. Âlimlerin görüşleri ilmî değerlendirme ve içtihat niteliğindedir. Kurulun üyeleri de hata yapabilir, görüş ayrılığına düşebilir ve kararlarını yeniden değerlendirebilir. Bu nedenle ilmî kurulun görev alanı, siyasi yönetim üzerindeki etkisi ve kararlarının hukuki niteliği açıkça tanımlanmalıdır.

Örneğin devlet yeni bir finansman yöntemi geliştirmek istediğinde, kurul bu yöntemin faiz yasağıyla ilişkisini inceleyebilir. Sağlık alanında yeni bir uygulama ortaya çıktığında konunun dinî ve hukuki boyutlarını değerlendirebilir. Aile hukuku, miras, ticari anlaşmalar ve kamu gelirleri gibi meselelerde de görüş bildirebilir. Fakat devletin hangi bölgesine hastane yapılacağına, bir yolun hangi güzergâhtan geçeceğine veya tarımsal üretim planlamasının nasıl hazırlanacağına yalnızca dinî bilgiye sahip kişiler karar vermemelidir. Bu alanlarda ilgili uzmanların bilgisine ihtiyaç vardır. İslam devletinde ilim ile yönetim arasındaki ilişki, uzmanlığın birbirini tamamlaması esasına dayanmalıdır. Dinî bilgi sahibi........

© Mir'at Haber