DEMOKRASİ VE LAİKLİK İLE SESSİZ İŞGAL
DEMOKRASİ VE LAİKLİK İLE SESSİZ İŞGAL
Türkiye’nin asıl meselesi yalnızca ekonomik kriz, siyasi çekişme, seçim tartışması veya günlük gündemlerden ibaret değildir. Bunların hepsi önemlidir; fakat bunların arkasında daha derin, daha sessiz, daha köklü bir mesele vardır: Türkiye’nin yön meselesi. Bir toplum yönünü kaybettiğinde, sadece kurumları bozulmaz; dili bozulur, ahlakı bozulur, ailesi zayıflar, gençliği savrulur, ilim anlayışı değişir, din algısı daralır, devlet tasavvuru dönüşür. İşte bugün Türkiye’de yaşanan asıl kırılma budur. Dışarıdan bakıldığında camiler açık, ezan okunuyor, dini kavramlar konuşuluyor, insanlar inançlarını ifade edebiliyor gibi görünse de hayatın temelini belirleyen ölçüler büyük ölçüde değişmiştir. Din görünür kalmış, fakat çoğu alanda belirleyici olmaktan çıkarılmıştır. Bu, açık bir kopuştan daha tehlikelidir; çünkü toplum kendisini hâlâ aynı yerde zannederken, aslında zihnen başka bir dünyanın içine taşınmıştır.
Bir toplumun değişmesi her zaman sert kırılmalarla olmaz. Bazen toplum farkına varmadan değişir. Önce ayıp olan şeyler tartışılır hâle gelir, sonra alışılır, sonra normalleşir, sonra savunulur, en sonunda da ona itiraz edenler problemli görülür. Türkiye’de son yıllarda yaşanan toplumsal dönüşüm tam da bu şekilde ilerlemiştir. Dün aileyi sarsan bir davranış olarak görülen şey bugün bireysel tercih diye sunuluyor. Dün mahremiyetin zedelenmesi sayılan şey bugün özgürlük olarak pazarlanıyor. Dün gençliği bozacak bir kültür diye çekinilen şey bugün çağın gerçeği diye kabul ediliyor. Dün inançla bağdaşmadığı açık olan birçok mesele bugün “abartmayalım”, “herkesin hayatı kendine”, “zaman değişti” cümleleriyle geçiştiriliyor. Böylece toplum, kötülüğü kötülük olarak görme kabiliyetini kaybetmeye başlıyor. Asıl çürüme de burada başlıyor.
Laiklik ve demokrasi Türkiye’de yalnızca anayasal kavramlar olarak kalmamış, zamanla toplumun düşünme biçimini de şekillendirmiştir. Laiklik, dinin hayat üzerindeki belirleyici rolünü sınırlayan bir zemin oluşturmuş; demokrasi ise çoğunluğun iradesini nihai meşruiyet kaynağı gibi sunan bir siyasal dil üretmiştir. Elbette zulme karşı adalet istemek, yöneticinin denetlenmesini savunmak, istişareyi önemsemek, insanların baskı altında kalmamasını istemek değerlidir. Fakat mesele burada değildir. Mesele, bu kavramların zamanla Müslüman zihinde sorgulanamaz birer üst ölçüye dönüşmesidir. Bugün birçok insan İslam’ın hayata dair ölçülerini konuşmaktan çekinirken, laiklik ve demokrasi kavramlarını tartışmasız kabul etmektedir. Bu bile zihinsel dönüşümün ne kadar derin olduğunu göstermektedir.
Türkiye’de dindar ve muhafazakâr kesimlerin en büyük yanılgısı, dini görünürlüğü dinin hâkimiyeti zannetmeleri olmuştur. Bir yerde camiler varsa, Kur’an kursları açıksa, dini programlar yapılıyorsa, insanlar ibadetlerini yerine getirebiliyorsa, orada dinin hayatı şekillendirdiği sanılmıştır. Oysa bir toplumda dinin varlığı ile dinin belirleyiciliği aynı şey değildir. Din merasimlerde var olabilir ama hukukta etkisiz olabilir. Din cenazede, düğünde, kandilde, Ramazan’da görünebilir ama eğitimde, ekonomide, siyasette, şehir hayatında, medya dilinde ve aile politikalarında belirleyici olmayabilir. Bu durumda toplum dini tamamen terk etmiş olmaz; fakat dini hayatın merkezinden kenara çekmiş olur. Bu ise çok daha sinsi bir dönüşümdür.
Bugün Türkiye’de birçok insan hem Müslüman olduğunu söylüyor hem de hayatın birçok alanında İslam’ın ölçülerini belirleyici görmekten uzaklaşıyor. Faize karşı olduğunu söylüyor ama faiz merkezli ekonomik düzenin içinde yaşamayı doğal kabul ediyor. Aile kutsaldır diyor ama aileyi parçalayan dizileri, kültürü, yaşam tarzını ve tüketim anlayışını sorgulamıyor. Gençlik elden gidiyor diyor ama gençliği kuşatan eğitim, ekran, müzik, moda, sosyal medya ve kariyer merkezli hayat anlayışını derinlemesine okumuyor. İslam hayat dinidir diyor ama İslam’ın devlet, hukuk, ekonomi, eğitim ve toplum düzeni hakkındaki iddiasını konuşmaktan çekiniyor. İşte çelişki burada büyüyor. Dindarlık bireysel alanda korunurken, toplumsal hayat seküler ölçülerle şekillenmeye devam ediyor.
Bu noktada asıl soruyu açıkça sormak gerekir: Müslüman laik olabilir mi? Eğer laiklik, dinin devlet ve toplum hayatındaki belirleyiciliğini sınırlayan bir anlayış ise, Müslüman bunu bir inanç ilkesi gibi benimseyemez. Çünkü Müslüman için İslam yalnızca namaz, oruç, hac, zekât ve bireysel ahlaktan ibaret değildir. İslam insanın Allah ile ilişkisini düzenlediği gibi insanın insanla, toplumla, devletle, mal ile, aileyle ve adaletle ilişkisini de düzenler. Müslüman hayatı parçalara ayıramaz. “Şu alan Allah’ın ölçüsüne göre, şu alan insanın keyfine göre” diyemez. Allah’a kulluk, hayatın tamamını kuşatan bir sorumluluktur. Bu sebeple laiklik, Müslüman zihinde tarafsız bir kavram gibi görülmemelidir. O, belirli bir tarihsel tecrübenin, belirli bir dünya görüşünün ve belirli bir insan anlayışının ürünüdür.
Aynı şekilde Müslüman demokrasiye de dikkatle bakmak zorundadır. Eğer demokrasi ile kastedilen istişare, zulme karşı denetim, yöneticinin hesap verebilirliği ve insanların keyfî baskılardan korunması ise bunlar İslam’ın adalet ve şûra ilkeleriyle konuşulabilir. Fakat demokrasi, çoğunluğun iradesini hakikatin üstüne çıkaran bir inanç değeri hâline getiriliyorsa, Müslüman buna teslim olamaz. Çünkü çoğunluk hakikatin ölçüsü değildir. Kalabalıkların istediği her şey doğru değildir. Toplumun alıştığı her şey meşru değildir. İnsanların oy verdiği her tercih ahlaki değildir. Hakikat, insanın arzusuna, çoğunluğun baskısına, piyasanın ihtiyacına veya çağın modasına göre değişmez. Müslüman’ın ölçüsü, kalabalığın alkışı değil, Allah’ın razı olduğu istikamettir.
Türkiye’nin yaşadığı sessiz dönüşümün en tehlikeli tarafı, bu dönüşümün artık sadece belli çevreler eliyle değil, toplumun bizzat kendi eliyle sürdürülmesidir.........
