DÖNÜŞÜM SÜRECİNDE NECİP FAZIL
DÖNÜŞÜM SÜRECİNDE NECİP FAZIL
Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum; Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.
Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum; Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.
Çocukluk dönemi, pek çok kişinin aklına oyun, eğlenceye doyamadığımız, sorumsuzca geçirdiğimiz anları hatırlatır. Necip Fazıl için de Abdülhâkim Arvasî’yle karşılaşmadan önce yaşadığı ilk otuz yılı çocukça heveslerle, zamanını geçirdiği, aynı zamanda manevi arayışına hazırlandığı bir dönemi ifade eder. Şair bu karşılaşmadan önceki hayatını, yaşadığı iç çatışmaları, arayışlarını ve dönüşüm sürecini “O ve Ben” isimli otobiyografik eserinde tafsilatıyla anlatmıştır. Biz de eserden edindiğimiz bilgileri esas alarak Necip Fazıl’ın insanî yönlerini, şiirlerine yansıyan ruh dünyasını anlamaya çalıştık. Onu anlamaya çalışırken insanın doğasına, zayıflıklarına ve mücadelesine dair bilgilerimize yeni şeyler ekledik. Aynı zamanda insanın yetiştiği kültür ortamının şahsiyetinin gelişimine etkisi üzerinde düşündük.
Necip Fazıl, otuz yaşına gelmeden şairliğiyle ün kazanmış, başıboş, keyfinin emrinde (bohem hayatı) yaşayan biridir. Çocukluğundan beri kendini herkesten farklı ve üstün görmüş, edebiyat sahasında “herkes cüce, ben dev” diyecek kadar yüksek bir benlik algısı geliştirmiştir. Batı tarzında eğitim almış birinin hayattan beklentisi ne olabilir? Bol gelirli bir işi, hayran çevresinin takdiri, dışarıdan bakıldığında güvenli görünen bir yaşamı vardır. Fakat düşmanı iç dünyasındadır: Zihninin ürettiği çözemediği meseleleri, cevapsız soruları, korkuları, acıtan hayal gücü ve marazî hassasiyetleri onu kendinden kaçmak isteyecek kadar rahatsız etmektedir. Ve halini anlayıp merhem olacak kimsesi de yoktur. O zamanki halini “Ben ve Ötesi ” adlı şiir kitabında anlatmıştır, biz örnek olsun diye “Ben” şirinden birkaç dizesini veriyoruz:
BEN, kimsesiz seyyahı, meçhuller caddesinin… BEN, yankısından kaçan çocuk kendi sesinin… …BEN, sırtında taşıyan işlenmedik günahı; Allah’ın körebesi, cinlerin padişahı…
BEN, kimsesiz seyyahı, meçhuller caddesinin… BEN, yankısından kaçan çocuk kendi sesinin… …
BEN, sırtında taşıyan işlenmedik günahı; Allah’ın körebesi, cinlerin padişahı…
Necip Fazıl, maddecilik ve dinsizlik modasından hiçbir zaman etkilenmemiştir. Daima Allah’a inanan, tasavvufla ilgilenen, mistik eğilimleri olan bir şairdir: “… sır idrakine bağlı ve ilahi vahdeti tasdikçiydim. Fakat bu haller ateşte kartpostal üzerinden, onu resimden tanımak gibi bir şeydi. İçine giremiyor, ötesine geçemiyordum.” Yani bir körebe gibi Allah’ı el yordamıyla bulmaya çalışırken inancı yüzeyde kalıyor, daha derin bir sezişle yakınlaşamamanın acısını çekiyordu. Olamamanın ve tam bulamamanın içine yerleştirdiği huzursuzluğu hiçbir şeyin dağıtamadığını söylüyordu. Huzursuzluğunun sesini duymamak için de “kendimi zaman zaman kaba nefsaniyetime büsbütün bırakıyor, en sert nefs esareti altında yaşıyordum.” diyor.(s73)
İçinde barınan “cinlerin padişahı” ve “işlenmedik günahların yükü” sözlerinden onun günah işlemeye meyilli nefsinin etkisi altında ve bulunduğuna dair bir anlam seziyoruz.
Nefsinin günah çağrısına direnemeyen Necip Fazıl, Paris’te edindiği alışkanlığından kopamıyordu. Gece hayatı vazgeçilmezi olmuştu. Hele kumar tutkusu, bağımlılık derecesinde hayatını işgal ediyordu. Kumarla olan ilişkisini şöyle anlatıyor:
“İşte felaketim! Kendimden kaçmak ve içimdeki sabit fikirleri uyutmak için bende ilaç haline gelen gebertici zehir… Beni çürüten, şahsiyetimi lif lif yolan, dış hayata ve cücelere karşı müdafaalarımı tek tek düşüren bu zehir, şeytanın içime girmek için, ruh kalemde açtığı en korkunç gedikti…” (s73).
İçki ve kadının hayatındaki yeri kumar kadar tehlikeli bir seviyede değil. Çünkü içki, coşkunluğunu kamçılamaya muhtaç olmadığından onunla bağdaşamıyor, anlaşamıyor hatta onu fıtrattan sevmiyor. Kadın konusunda ise “bana mahrumluğumu anlatmaktan başka bir şey getirmiyordu,” diyor. (s73)
İçine düştüğü bu nefs esaretinden kendisini çekip çıkaracak birine ihtiyaç duyuyordu, derinlerde bir yerde bu arayışın özlemi saklı duruyor:
“Hayatım, başından beri muazzam bir şeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu şu veya bu miskin vesile hassasiyeti içinde birini arıyordum. BİRİNİ… O, kim mi? Allah’ın........
