YAZILAN VE YAŞANAN TARİH
YAZILAN VE YAŞANAN TARİH
70’lerin en popüler kitaplarından biri Mustafa Müftüoğlu’nun “Yalan Söyleyen Tarih Utansın” kitabıydı. Zaman içinde Müftüoğlu yazmaya devam etti, şimdi 12 cilde baliğ olan kitap hala piyasada bulunmaktadır.
Düzenli olarak kitabı okumuş değilim ama piyasaya çıktığı günden beri ismi hep hoşuma gitmiştir. Müftüoğlu şiirsel bir ifade kullanarak “tarih” denen öznenin “yalan söylediğini ve utanması” gerektiğini kastetse de, hakikat-i halde tarih gerçek bir şahıs değil ki yalan veya doğru söylesin. Tarih soyut bir kavramdır. Tabii ki yazarın kastettiği, geçmişe dönük tarih olarak aktarılan bilgi ve haberlerin neredeyse tamamı yalandır.
Kitap büyük ölçüde Cumhuriyet öncesi Osmanlı veya geçmişle ilgili bilgi ve haberlerin nasıl çarpıtılarak, ters yüz edilerek anlatıldığı konularını ele alıyor. Bu anlatıma göre Cumhuriyet, kendisi “aydınlık bir çağ”, önceki dönemi karanlık çağ oluyordu.
Peki Emin Oktay ve devlet tarihçileri geçmişi yerin dibine batırma hakkını nereden buluyorlardı? Tabii ki iktidardan. Yani kurucu kadro, Osmanlı ve İslami dönemin ne kadar karanlık olduğunu anlatarak, kendine bir meşruiyet zemini inşa etmektedir. Geçmişin “tarih” adı altında bu tarz suistimali, istismarı ve tahrifi sadece Cumhuriyeti kuranlara özgü değildir, Abbasiler de Emevileri benzer şekilde karalamakta geri kalmamışlardır. Bugün hala koca Emevi imparatorluğunu Muaviye, siyasi ve askeri olaylara indirgeyenler, Emevilerin sosyo ekonomik, kültürel ve beşeri hayatını atlayıp karalamaya devam etmektedirler.
Bunun sebebi basittir: Tarihi muktedirler yazar. Tarih, yaygın ve örgün eğitim kurumları, şimdilerde sosyal medya, iletişim araçları aracılığıyla öylesine aptallaştırıcı bir algı-propaganda yürütmek mümkün ki, gerçek kahramanlar hain, hainler kahraman gösterilebilir. Hatta yalan dahi gerçek algılanır. Mesela Almanlar, Rus ordusu Berlin’e dayanıncaya kadar Alman ordusunun Moskova’yı teslim aldığına inanıyorlardı.
Tarihin dört ana kaynağından söz edilebilir:
Buluntular, objeler, rejimler, figürler vs.
Yazılı metinler kahir ekseriyetiyle saray katipleri, vak’avünistler tarafından kaleme alınır, zapta geçirilir. Tabiatları gereği söz konusu belgeler iktidarın, devletin veya muktedirin gücünü yansıtır.
Muktedir, birini ebediyen tarihten silebilir. Hz. Musa’yla ilgili Mısır kaynaklarında somut bir bilginin mevcut olmamasının sebebi, böyle bir şahsın yaşamamış olması demek değil, II Ramses’in babası Firavun’un, onun İbrani olduğunu öğrendiğinde “Bir daha Musa diye biri ağza alınmayacak, Musa ismi bütün yazışmalardan, yazıtlardan, kitabelerden, yapıtlardan ve zihinlerden ebediyen silinecek” diye yasa/ferman yayınlamasıdır.
Böyle bir durumda inatla Tevrat ve Kur’an-ı Kerim, Musa aleyhisselamın gerçek bir şahıs olduğunu, Mısır’da tebliğine başladığını, Firavun’a karşı mücadele verdiğini yazarlar. Vahiy, zihinlerden ve tarihten silinmek istenen Musa’yı tarihin merkezine yerleştirir. Öyle ki her çağın firavununa karşı Musa olur: “Li-külli fir’avn Musa!” Elhamdu lillah bugünün firavunu Trump’a karşı da Müslüman Musalar mücadele vermektedirler.
Bu açıdan kaynaklara yazılı........
