menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türk askeri çekilirse Kıbrıs Gazzeleşir!

19 0
26.07.2026

Rum Yönetimi Başkanı Nikos Hristodulidis artık niyetini gizlemiyor. Açıkça, hedeflerinin genişletilmiş konferansta resmî müzakerelerin yeniden başladığının ilan edilmesi olduğunu söylüyor. Bu açıklama, son dönemde Kıbrıs çevresinde yaşanan diplomatik hareketliliğin gerçek amacını ortaya koymaktadır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in adaya gelmesi, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguín’in Brüksel-Ankara-Lefkoşa hattında yürüttüğü temaslar, Avrupa Birliği’nin sürece daha fazla dâhil edilmeye çalışılması, Rum tarafının art arda yaptığı açıklamalar ve genişletilmiş konferans hazırlıkları birlikte değerlendirildiğinde, ortada sıradan bir diplomatik girişim olmadığı görülmektedir. Amaç, Türkiye’yi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yeniden eski federasyon müzakerelerinin içine çekmektir. Mesele yalnızca Guterres’in ziyareti değildir. Mesele, Kıbrıs’ta yeni bir müzakere zemininin Türkiye ve KKTC aleyhine yeniden kurulmaya çalışılmasıdır. Ziyaret tarihi neden 27-29 Temmuz? Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin ziyaretinin yalnızca içeriği değil, tarihi de önemlidir. 27-29 Temmuz tarihleri, 20 Temmuz 1974’te başlayan Birinci Kıbrıs Barış Harekâtı ile 14 Ağustos 1974’te başlayan İkinci Barış Harekâtı arasındaki tarihî döneme denk gelmektedir. Birinci ve İkinci Cenevre Konferanslarında Rum-Yunan tarafının uzlaşmazlığının devam etmesi üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri 14 Ağustos’ta harekâtın ikinci safhasını başlatmıştır.

NEDEN BAŞKA BİR TARİH DEĞİL DE 27-29 TEMMUZ?

Bu tarih seçimi görmezden gelinemez. Diplomaside yalnızca açıklamalar değil; tarihler, mekânlar, katılımcıların sıfatları ve görüşmelerin biçimi de mesaj taşır. Bu nedenle sormamız gerekir: Neden başka bir tarih değil de 27-29 Temmuz? Neden Kıbrıs Türk halkının Türk askerinin müdahalesiyle yok edilmekten kurtarıldığı Barış Harekâtı’nın yıl dönümü döneminde böyle bir ziyaret yapılmaktadır? Neden Türkiye’nin garantörlük hakkını fiilen kullandığı ve Türk askerinin adaya barış getirdiği tarihî dönemin yıl dönümünde; Türkiye’nin garantörlüğünü, Türk askerinin varlığını ve 1974 sonrasında oluşan düzeni yeniden tartışmaya açabilecek bir müzakere süreci canlandırılmak istenmektedir? BM bu tarih tercihinin siyasi bir mesaj olduğunu açıklamamış olabilir. Ancak seçilen tarihin doğuracağı siyasi anlamı da yok sayamayız. Bu ziyaret, sonuçları ve zamanlaması bakımından Türkiye’ye ve KKTC’ye şu olumsuz mesajı taşıyor olabilir: “1974’te kurulan düzen kalıcı değildir; yeniden müzakere edilebilir.” Türkiye’nin kabul etmemesi gereken yaklaşım tam da budur. 1974, yeniden tartışmaya açılacak bir hadise değildir. 1974, Kıbrıs Türk halkının katliamdan kurtarıldığı; Türkiye’nin antlaşmalardan doğan garantörlük hakkını kullandığı ve Ada’ya barış getirdiği tarihî dönüm noktasıdır. Barış Harekâtı’nın Kıbrıs Türklerinin güvenliğini sağladığı ve hem Türkler hem de Rumlar bakımından uzun süreli bir barış düzeni oluşturduğu Türkiye’nin resmî kayıtlarında da vurgulanmaktadır. Bu düzen, BM’nin veya AB’nin siyasi hesaplarına göre pazarlık konusu yapılamaz. Kıbrıs sorunu kimin sorunudur?

ONLARIN HEDEFİ, KIBRIS’I HELENLEŞTİRMEK

Artık şu kavramsal yanlışlığa son verilmelidir: Kıbrıs Türk halkı ve Türkiye açısından Kıbrıs sorunu 1974’te sona ermiştir. 20 Temmuz 1974’te Türk Silahlı Kuvvetlerinin müdahalesiyle Kıbrıs Türk halkına yönelik katliam durdurulmuş, Türk halkının can güvenliği sağlanmış ve Ada’daki iki halkın ayrı bölgelerde huzur içinde yaşayabileceği bir düzen kurulmuştur. Bugün Kıbrıs’ta iki ayrı halk, iki ayrı demokrasi, iki ayrı yönetim, iki ayrı hukuk sistemi ve iki ayrı devlet vardır. Kıbrıs Türk halkının devleti Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir. Dolayısıyla Kıbrıs Türk halkı açısından çözülmemiş olan mesele, yeni bir ortak devlet kurmak değildir. Asıl mesele, mevcut Türk devletinin uluslararası toplum tarafından haksız biçimde tanınmamasıdır. Kıbrıs sorunu Rumlar ve Yunanistan için vardır. Çünkü onların hedefi Kıbrıs’ta iki devletin huzur içinde yaşaması değildir. Onların tarihî ve siyasi hedefi, Kıbrıs’ın tamamını Helen egemenliği altında birleştirmektir.

Kıbrıs Türk halkının Ada’daki varlığı, “Kıbrıs Helenizmi” adı altında yürütülen Kıbrıs’ı bütünüyle Yunanlaştırma projesinin önündeki temel engeldir. KKTC var oldukça Rum tarafı Ada’nın tamamına hâkim olamayacaktır. Türk askeri Ada’da bulunduğu sürece Kıbrıs Türk halkını yeniden kuşatma altına alamayacaktır. Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğü devam ettiği sürece 1963-1974 dönemindeki saldırı düzenini yeniden kuramayacaktır. Bu nedenle Rum ve Yunan tarafının gözünde “Kıbrıs sorunu”nun gerçek anlamı şudur: Kıbrıs’ta Türklerin bulunması. Kıbrıs Türk halkının egemenliği. KKTC’nin devlet olarak yaşaması. Türkiye’nin garantörlüğü. Türk askerinin Ada’daki varlığı. Onların çözüm olarak sundukları şey, bu unsurların tasfiye edilmesidir. Bize “Kıbrıs sorununun çözümü” diye sunulan model, gerçekte KKTC’nin ortadan kaldırılması; Türk halkının egemenliğinin bir toplum hakkına indirgenmesi; Türkiye’nin Ada’dan uzaklaştırılması ve Kıbrıs’ın zaman içinde tamamen Helenleştirilmesidir.

TÜRKİYE VE KIBRIS TÜRKÜ İÇİN SORUN ÇÖZÜLMÜŞTÜR

İşte bu nedenle kullanılan kavramları doğru koymalıyız. Türkiye ve Kıbrıs Türkü için sorun çözülmüştür. Rum ve Yunan tarafı için ise KKTC’nin varlığı, Türk askerinin mevcudiyeti ve Türklerin Ada’daki egemenliği sürdüğü müddetçe “Kıbrıs sorunu” devam edecektir. Çünkü onların sorunu çözümsüzlük değil, Türk varlığıdır. Guterres’in gelişi sembolik değildir Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin bizzat adaya gelmesi, iki tarafla ayrı ve ortak temaslarda bulunması ve ardından genişletilmiş konferansın gündeme getirilmesi, sürecin sıradan bir nabız yoklaması olmaktan çıkarılmak istendiğini göstermektedir. Buradaki ilk hedef kapsamlı bir anlaşma imzalamak değildir. İlk hedef, Türk tarafını yeniden eski müzakere masasının içine sokmaktır. Rum tarafı bunu zaten açıkça söylemektedir: Genişletilmiş konferans toplansın ve orada resmî müzakerelerin yeniden başladığı ilan edilsin. Peki hangi müzakereler? İki egemen devlet arasında kurulacak yeni bir iş birliği ve iyi komşuluk düzeninin müzakeresi mi? Hayır. 2017 yılında Crans-Montana’da çöken federasyon müzakereleri… Yani Türkiye’ye ve KKTC’ye denilmek istenen şudur: “Egemen eşitlikten vazgeçin. İki devlet siyasetini terk edin. Eski masaya ve eski parametrelere geri dönün.” Türkiye ve KKTC açısından kabul edilemez olan tam da budur. Hristodulidis’in hedefi açıktır. Hristodulidis’in açıklamalarında birkaç unsur özellikle dikkat çekmektedir. Birincisi, resmî müzakerelerin yeniden başlamasını açık hedef olarak ilan etmektedir. İkincisi, sürecin geleceğini Türkiye’nin tutumuna bağlayarak muhtemel bir başarısızlığın sorumluluğunu şimdiden Ankara’ya yüklemeye çalışmaktadır. Üçüncüsü, Avrupa Birliği’nin süreçte “güçlendirilmiş rol” üstlenmesini istemektedir. Dördüncüsü, AB-Türkiye ilişkilerindeki ilerlemeyi Kıbrıs konusunda Rum tarafının “olumlu gelişme” olarak tanımladığı tavizlere bağlamaktadır.

BİZE ESKİ FEDERASYON GÖRÜŞMELERİNE GERİ DÖNÜN DENİLİYOR

Bu yaklaşımın anlamı açıktır: Türkiye’ye, Kıbrıs’ta Rum tarafının istediği adımları atması hâlinde Avrupa ile ilişkilerinde bazı imkânlar sunulacağı; aksi hâlde siyasi ve ekonomik baskının devam edeceği mesajı verilmektedir. Bu, tarafsız diplomasi değildir. Bu, açık bir ödül-ceza ve baskı mekanizması kurma girişimidir. AKEL de eski federasyon zeminine dönüş istiyor. AKEL Genel Sekreteri Stefanos Stefanu’nun açıklamaları da aynı hedefi teyit etmektedir AKEL, görüşmelerin “kaldığı yerden” ve daha önce sağlandığı ileri sürülen görüş birlikleri temelinde başlamasını istemektedir. “Kaldığı yerden devam” ifadesi masum değildir. Bu ifade; Crans-Montana öncesindeki federasyon parametrelerinin, geçmiş yakınlaşmaların, Türk tarafınca daha önce tartışılan tavizlerin, toprak, mülkiyet, yönetim, güvenlik ve garantiler başlıklarının yeniden geçerli kabul edilmesi demektir. Başka bir ifadeyle Türk tarafına şöyle denilmektedir: “Yeni şartlarınızı unutun. Egemen eşitlik ve iki devlet politikasından vazgeçin. Eski federasyon görüşmelerine geri dönün.” Bu, eşit iki devlet arasında kurulacak yeni bir ilişki modeli değildir. Bu, KKTC’yi mevcut Rum devletinin anayasal düzeni içine yeniden yerleştirme teşebbüsüdür. Holguin’in güzergâhı tesadüf değildir Holguin’in temas sırası da dikkatle okunmalıdır: Brüksel… Ardından Ankara… Sonra Kıbrıs… Önce Avrupa Birliği ile siyasi bir çerçeve üzerinde görüşülmekte, ardından bu çerçeve Ankara’ya taşınmaktadır.

TÜRKİYE BUGÜNE KADAR VERDİĞİ TAVİZLERİN KARŞILIĞINDA NE KAZANDI

Rum tarafının sürekli olarak; AB-Türkiye ilişkilerini, Gümrük........

© Milli Gazete