Kamışlı’da başlayan, Diyarbakır’da seslendirilen; Dört ülkeden toprak koparmaya yönelik koordineli meydan okuma
Bugün yaşananlar, basit ve günlük olaylar silsilesi değil, çok katmanlı bir stratejik SİYONİST sürecin sahaya yansımasıdır.
Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri parça parça okuyarak sağlıklı bir sonuca varmak mümkün değildir.
Bugün Suriye’nin kuzeyinde yaşanan bir olay ile, Nevruz bayramı kutlamasının bir meydan okumaya dönüştüğü Diyarbakır’daki bir görüntü, Irak’ın kuzeyinden Türkiye Cumhuriyeti egemenliğine ve Türk Milleti’nin bütünlüğüne saldırı niteliğindeki gelen bir siyasi mesaj , Nevruz meydanlarında açılan sözde Kürdistan bayrakları arasında doğrudan bir bağ vardır.
Bu bağ görülmediği sürece, yaşananlar ya hafife alınır ya da yanlış analiz edilir.
Bugün yaşananlar, basit ve günlük olaylar silsilesi değil, çok katmanlı bir stratejik bir SİYONİST sürecin sahaya yansımasıdır.
SURİYE’DE, URİYE HÜKÜMETİ İLE PKK/YPG ARASINDA ESİR TAKASI ASLINDA NE ANLAMA GELİYOR?
Bu sürecin ilk önemli halkası, Suriye’nin kuzeydoğusunda gerçekleşen gelişmedir. Suriye rejimi ile Türkiye’nin açık şekilde terör örgütü olarak tanımladığı PKK’nın Suriye uzantısı olan YPG arasında yaklaşık 600 kişilik bir takas gerçekleştirilmiştir.
Bu takas, bazı çevreler tarafından “insani değişim” gibi sunulsa da, Türkiye açısından bu olayın anlamı son derece nettir:
Terör örgütü mensupları serbest bırakılmış ve yeniden sahaya dönmüşlerdir.
Diğer yandan, Suriye rejiminin PKK/YPG ile bir esir takası anlaşması yapması, kabul edilemez bir durumdur.
Zira esir takası devletler arasında yapılan bir işlemdir.
Bu tür bir anlaşma, Suriye Hükümetinin PKK/YPG’yi fiilen bir devlet gibi muhatap aldığını ve ona bu düzeyde bir statü atfettiğini göstermektedir.
Yani, Suriye rejiminin bu yapıyı muhatap alması, teknik bir detay değil, stratejik bir kırılmadır. Çünkü bir devletin bir yapıyı, hele hele içindekinin yapıyı muhatap alması ve de antlaşma imzalaması onu fiilen tanımasının ötesinde onu bir başka devlet olarak tanıması anlamına gelir.
Bu noktada açıkça ifade etmek gerekir ki, bu gelişmeler PKK/YPG’nin zayıfladığını değil, aksine güç kazandığını göstermektedir.
SURİYE’DEKİ DURUM; GÜNEŞİN BALÇIKLA SIVANAMAYACAĞI DURUMDADIR..
Suriye’de gelinen nokta artık tartışma götürmez bir gerçektir.
Türkiye’nin kırmızı bültenle aradığı PKK/YPG’li bir teröristin, Suriye’de Milli Savunma Bakan Yardımcısı pozisyonuna getirilmesi,
Benzer şekilde PKK/YPG’li terör örgütü mensuplarına Genelkurmay Başkanı Yardımcılığı, İçişleri Bakan yardımcılığı ve ordu komutanlığı gibi kritik görevler verilmesi, bu yapının geldiği noktayı açıkça göstermektedir.
Bu tabloyu görmezden gelmek mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Milli Savunma Bakan Yardımcısının muhatabı artık Suriye’de bir devlet görevlisi sıfatı taşıyan bir teröristtir.
Bu, sadece bir diplomatik garabet değil, doğrudan bir güvenlik sorunudur.
Bu gelişmelerin üzeri ne kadar örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, gerçek değişmez. Güneş balçıkla sıvanmaz. Bu gerçeği artık herkes görmek zorundadır.
Ancak mesele burada bitmemektedir.
Asıl dikkat edilmesi gereken, bu gelişmenin hemen ardından sahada yaşananlardır.
Geçtiğimiz günlerde Kamışlı ve Aynularab’da Suriye bayraklarının indirilmesi, devlet binalarının basılması ve sözde Kürdistan bayraklarının açılması, sıradan bir protesto değildir.
Bayrak, egemenliğin somut göstergesidir. Bir devletin bayrağının indirilmesi, ya da o devlet topraklarında bir başka bayrak çekilmesi o devletin egemenliğinin reddedilmesi anlamına gelir.
Dolayısıyla burada yaşanan şey şudur:
Bu bölgelerde açık bir egemenlik mücadelesi ve toprak talebi vardır. Aslında terör örgütü PKK/YPG bu kazanımlardan da tatmin olmamış ve bu bayrak indirme, devlet dairelerini işgal ile Suriye Devletini tanımadığını, egemenliğini kabul etmediğini, daha açıkçası sözde entegrasyon antlaşması ile elde ettiği alanlarda ayrı bir devlet olduğunu fiilen göstermek istemiştir.
Bu olaylar yine şunu göstermiştir; Suriye rejimi masada bir anlaşma yaparken, sahada bu anlaşmanın pek bir karşılığı yoktur. PKK/YPG, rejimle temas kurmakta, takas yapmakta, fakat aynı anda sahada devlet otoritesini kabul etmediğini göstermektedir.
TÜRKİYE’DE İSE NEVRUZ, AYNI MEYDAN OKUMA ZİNCİRİNİN BİR HALKASINA DÖNÜŞTÜ
Tam bu süreç yaşanırken Nevruz kutlamaları devreye girmiştir. Normal şartlarda Nevruz, kültürel, baharın müjdeleyicisi bir bayramdır. Ancak sahada görülen tablo, bunun çok ötesine geçmiştir.
Türk bayrağının hiç bulunmadığı Diyarbakır gibi Nevruz alanlarında açılan sözde Kürdistan bayrakları, atılan sloganlar ve sergilenen semboller, bu etkinliklerin siyasi bir mobilizasyon alanına dönüştüğünü göstermektedir.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken unsur, sözde Kürdistan bayrağı olarak gösterilen Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi bayraklarının yaygın şekilde kullanılmasıdır.
Bu bayrakların açılması, açıkça Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliğine açıkça meydan okumadır.
Suriye’dekinin benzerini, yani devlet dairelerini işgal, Türk bayraklarını indirmeler, (ki yakın geçmişte indirmişlerdi) gibi eylemleri şu anda Türkiye’de tam olarak yapamayan bölücüler, şimdilik bu kadarını yaparak niyetlerini açıkça ortaya koymuştur.
Bazıları şimdi diyebilirler ki. “efendim Almanya’da da açtılar, ne olacak yani?” .
Ama durum öyle değildir, bu Siyonist bölücüler Almanya’dan toprak talep etmiyorlar, Almanya’nın bir kısmının ellerinde paçavralarını taşıdıkları bir başka devletin ülkesi olduğunu iddia etmiyorlar.
BAFEL TALABANİ’NİN , DİYARBAKIR’DA OKUNAN,TÜRKİYE’YE MEYDAN OKUYAN VE İSYAN ÇAĞRISI İÇEREN MESAJI
Yaşanan bu ürecin en kritik noktası, Türkiye Cumhuriyeti düşmanı Bafel Talabani’nin Diyarbakır’daki Nevruz etkinliğine gönderdiği mesajdır.
Mesaj özetle şöyledir;
“ Kürdistan’ın dört parçasındaki Kürt halkının Newroz’unu kutluyorum.
Kürt halkının birliği ve beraberliği güçlenmelidir.
Özgürlük mücadelesi büyümeli, kazanımlar korunmalıdır.
Bu vesileyle Sayın Abdullah Öcalan’a selam ve saygılarımı gönderiyorum.
Tüm halkımıza özgürlük ve barış dolu bir gelecek diliyorum.”
Bu mesajın içeriği son derece açıktır ve yoruma kapalıdır:
“Kürdistan’ın dört parçası”, “Kürt halkının birliği”, “özgürlük mücadelesi” ve Abdullah Öcalan’a selam.
Bu ifadeleri tek tek ele alalım.
“Kürdistan’ın dört parçası” ifadesi, Türkiye, Irak, Suriye ve İran’ı kapsayan bir coğrafyayı tek bir siyasi bütün olarak tanımlamaktadır. Bu, mevcut devlet sınırlarının nihai olmadığı anlamına gelir. Bu ifade, doğrudan bir sınır tartışması, egemenliğe meydan okuma, toprak talebidir.
“Kürt halkının birliği” ifadesi, sadece kültürel bir birlik çağrısı değildir. Bu, siyasi bir birlik çağrısıdır. Bu tür ifadeler, literatürde açık şekilde siyasi mobilizasyonun temel araçları olarak değerlendirilir. Açıkça Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milleti ile bütünlüğün hedef almaktadır.
Sanki Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşlar esaret altında imişçesine, “Özgürlük mücadelesi” ifadesi, en çok dikkat edilmesi gereken kavramlardan biridir. Çünkü bu ifade, belirli bir siyasi hedefi meşrulaştırmak için kullanılan bir çerçevedir. Burada özgürlükten kasıt, bireysel haklar değil, kolektif bir siyasi hedeftir. Aynı zamanda bu sözde dört parçanın bulunduğu devletlere karşı isyan edin çağrısıdır.
Ve en önemlisi, Abdullah Öcalan’a gönderilen selamdır. Türkiye açısından bu unsur, son derece nettir. Bu, Bafel Talabani’nin doğrudan terör örgütü PKK ile ideolojik bağ kurduğunun, birlikte hareket edildiğinin itirafıdır.
Dolayısıyla bu mesajın tamamı birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur:
Bu, sıradan bir bayram mesajı değildir.
Bu, dört ülkeden (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) toprak parçalarını kapsayan bir siyasi coğrafya tanımı yapan, bu coğrafyada birlik çağrısı yapan ve bu hedefi “özgürlük mücadelesi” olarak tanımlayan, açıkça Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne meydan okuyan bir siyasi metindir.
TÜRKİYE, SURİYE BENZERİ BİR YAPIYA MI EVRİLMEK İSTENİYOR?
Şimdi bütün bu anlattıklarımız çerçevesinde tabloyu Türkiye açısından değerlendirecek olursak;
Mesele sadece Suriye’de olanlar değildir. Mesele, bu sürecin Türkiye’ye yansımasıdır.
Bu noktada ortaya çıkan büyük resmi doğru okumak gerekir.
Terör örgütü PKK/KCK’nın. Suriye kolu YPG, sahada varlığını sürdürmektedir.
Suriye Devleti ile antlaşmalar yaparak PKK/YPG meşruiyet kazanmaktadır.
“Kürdistan” söylemi yaygınlaştırılmaktadır.
Bahar bayramı Nevruz ve benzerleri üzerinden kitle mobilizasyonu sağlanmaktadır.
Tüm bunlar birlikte düşünüldüğünde, ortaya çıkan tablo son derece nettir:
Bu bir güvenlik sorunu olmanın ötesinde, çok katmanlı bir stratejik meydan okumadır.
Bu meydan okumanın Türkiye açısından oluşturduğu riskler açıkça ortadadır.
PKK/YPG terör yapılanması, yalnızca silahlı bir örgüt olmaktan çıkarak siyasi bir aktöre dönüşmeye ve hatta devletleşmeye çalışmaktadır.
“Dört parça” söylemi, sınırların zihinsel düzeyde tartışmaya açılmasıdır.
Dışarıda üretilen söylem, içeride karşılık buldurulmaya çalışılmakta, Türkiye’nin içişlerine müdahale noktasına varmaktadır.
Bu yapı, farklı aktörler üzerinden normalleştirilmeye çalışılmaktadır.
TÜRKİYE’NİN YAPMASI GEREKENLER
Bu tablo karşısında Türkiye’nin yapması gerekenler de kanaatimce açıktır.
1. Sınır ötesinde yürütülen mücadele kesintisiz devam etmelidir. PKK/YPG’nin kurumsallaşmasına izin verilmemelidir.
2. Suriye rejimine açık ve net bir mesaj verilmelidir:
“Terör örgütü PKK/YPG ile entegrasyon adı altında YPG’nin alan kazanması ve sınırlarımızın dibinde fiilen TERÖRİSTAN kurulması kabul edilemez.”
3. Kitle mobilizasyonu dikkatle izlenmeli, erken uyarı mekanizmaları etkin şekilde çalıştırılmalıdır.
4. Türkiye, kendi tezlerini uluslararası alanda daha güçlü şekilde anlatmalıdır.
Sonuç olarak, bugün yaşananlar basit olaylar değildir. Bir esir takası, bir bayrak indirme olayı, bir Nevruz kutlaması ya da bir mesaj, tek başına değerlendirildiğinde küçük görünebilir. Ancak bu olaylar bir araya getirildiğinde ortaya çıkan tablo son derece büyüktür.
Bu tabloyu görmeyenler, süreci doğru okuyamaz.
Ve açıkça ifade etmek gerekir ki:
Bugün Suriye’nin kuzeyinde başlayan, Irak’ın kuzeyi üzerinden beslenen ve Türkiye’ye yansıyan bu süreç, kontrol altına alınmazsa, endişe ederim ki gelecekte çok daha büyük bir güvenlik ve egemenlik sorununa dönüşecektir.
Bu nedenle mesele sadece bir bayrak meselesi değildir.
Bu mesele, doğrudan egemenlik meselesidir.
Bugün yürütülen süreç gerekçesiyle Suriye ve Irak’tan Diyarbakır’a uzanan bu açık meydan okuma görmezden gelinirse, yarın bedeli yalnızca güvenlik değil, doğrudan egemenlik kaybı olur.
