Oyunun ruhunu kaybetmeden
Benim çocukluğum radyo zamanlarına denk geldi. Orhan Ayhan'lardan Halit Kıvanç'lara, oradan Ercan Taner'lere uzanan bir anlatı dünyasının içinde futbolu öğrendim. Futbolun yalnızca skor tabelasından, istatistiklerden ve transfer bütçelerinden ibaret olmadığı zamanlardı bunlar. Bir maçın insanda bıraktığı duygu, anlatıcının sesindeki heyecan, tribünün coşkusu, oyuncunun sahadaki emeği ve maçtan sonra yapılan sohbetler vardı.
Her şey daha yalın, daha dengeli ve olup bitenin daha kolay anlaşılabildiği bir dünyaya benziyordu. Belki gerçekten öyleydi, belki de çocukluğun dünyayı daha sade görme biçimiydi. Ama bugün geriye dönüp baktığımda, futbolun etrafında bu kadar büyük bir ekonomik ve iletişimsel ağ olmadığı için oyunun kendisini daha rahat görebildiğimizi düşünüyorum.
Paranın her şey olmadığı, maddiyatın oyunun ruhuna bu kadar doğrudan dokunmadığı zamanlardı. Bugün konuşulan transfer bedelleri, kulüp bütçeleri, oyuncu değerleri, performans verileri, gelişmiş istatistikler ve sponsorluk anlaşmaları elbette futbolun gerçeğinin bir parçası. Fakat bütün bunlar çoğu zaman futbolun kendisinin önüne geçiyor. Oyuncunun emeğini, takımın hikâyesini, tribünün duygusunu ve oyunun estetik tarafını görünmez hale getirebiliyor.
Futbolun etrafında büyüyen ekonomi, oyunu yalnızca finanse etmiyor; aynı zamanda oyunun nasıl algılanacağını da belirliyor. Bunu bazen evde çocukların sorularında daha açık biçimde fark ediyorum. Selim, sabahtan akşama kadar top peşinde koşan bir insanın neden şimdi futboldan bu kadar uzak durduğunu merak ediyor. Ona kısa cevaplar vermeye çalışıyorum. Çünkü çocukların dünyasında futbol hâlâ başka bir yerde duruyor. Bir top, iki kale, birkaç arkadaş ve saatlerce süren bir oyun… Çocuk........
