Ölçü ve Değer Arasında Müslümanca Bir Duruşun İmkânı
Bugün içinde yaşadığımız dünyada, güç ile hakikat arasındaki bağ neredeyse tamamen kopmuş durumda. Toplumlar, kültürler ve siyasal yapılar, birbirlerini anlamaya çalışmak yerine etkisizleştirmeyi, dışlamayı ve nihayetinde yok saymayı tercih ediyor. Bu tercih, yalnızca politik bir strateji değil; aynı zamanda ahlaki bir çöküşün, ontolojik bir savrulmanın ve epistemik bir iflasın göstergesidir. Böylesi bir zeminde “Müslümanca bir duruş”tan söz etmek, yalnızca bir kimlik beyanı değil; köklü bir varoluş muhasebesi yapmayı gerektirir.
İslam düşüncesinde “ölçü” (mizan), yalnızca bireysel ahlakı değil; toplumsal düzeni, siyasal meşruiyeti ve epistemik güvenilirliği de belirleyen temel ilkedir. Ölçünün kaybı, her şeyin göreli hale gelmesi değil; aksine gücün mutlaklaşmasıdır. Bugün, ahlakın ve adaletin, çıkar ve iktidar ilişkilerine göre yeniden tanımlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyada güçlü olan haklı değil; haklı olan güçlü olmak zorunda bırakılıyor. Müslümanca bir duruş, tam da bu noktada başlar: Gücün değil, hakikatin yanında konumlanmak. Bu, romantik bir idealizm değil; ağır bir bedel ödemeyi göze alan bir bilinç halidir. Çünkü ölçü, konjonktüre göre eğilip bükülebilen bir araç değil; varoluşsal bir sabitedir.
Günümüzde İslam, birçok toplumda bir değer üretim kaynağı olmaktan ziyade, bir meşruiyet üretim aracına indirgenmiş durumda. Siyasal iktidarlar, dini söylemi kullanarak kendi çıkarlarını kutsallaştırmakta; böylece din, eleştirel bir bilinç üretmek yerine, konformist bir itaati pekiştiren bir mekanizmaya dönüşmektedir. Bu noktada Müslümanca bir duruş, dinin araçsallaştırılmasına karşı radikal bir mesafe koymayı gerektirir. Çünkü İslam, hiçbir iktidarın ideolojik aygıtı değildir; o, iktidarı sınırlayan, sorgulayan ve gerektiğinde reddeden bir hakikat çağrısıdır. Eğer bir toplumda din, zulmü meşrulaştıran bir dil haline gelmişse, orada dindarlık değil; kutsalın istismarı söz konusudur. Müslümanca duruş, tam da bu istismarı teşhir edebilecek ahlaki cesareti gerektirir.
İslam dünyasının en temel sorunlarından biri, yalnızca siyasi bağımlılık değil; zihinsel ve kültürel bağımlılıktır. Bu bağımlılık, toplumların kendi kaderlerini tayin etme iradesini felç etmekte, onları sürekli olarak dış güçlerin belirlediği sınırlar içinde düşünmeye zorlamaktadır. Bağımlı bilinç, eleştiremez; eleştiremeyen bilinç ise üretemez. Üretemeyen toplumlar, tarih sahnesinde edilgen nesneler........
