Deliliğin ve Ölümün Çağı
Bizim yürüyüşümüz, okun hedefe yönelişi kadar kaçınılmazdır; varlığın o tek duraksız istikametidir ölüm. Her anımız bunun gölgesinde biçimlenir; nerede, nasıl sona ereceğimizin önemi yoktur, çünkü sona ermek kendiliğinden en asli gerçektir. Sonsuzluk bir yanılsamadır; süreksizliğin, sınırlılığın ve yokluğun içinde anlam arayan zihinler için ebediyet, başlı başına anlamsız bir vaat; gerçek dinlenme, ölümdür-bir boşluğun, uçurumun değil, nihai bir dinginliğin fikri. Hayat ve ölüm birbirinin terimleri, biri olmadan öteki konuşulamaz; buna rağmen hâlâ ebediyet hayaline tutunanlar, ellerine geçmeyecek gölgeler kovalamaktadırlar. Sözcüklerle yetinemeyen bizler, yok olmaya razı oluşumuzu açıkça kabul ediyoruz; doğurulmuş olmamız bir seçim değil, bize sunulmuş ve üzerimize düşmüş bir kaderdir. Bu dayatılmış yaşamın yüküyle, acısıyla, arada kalan birkaç neşesiyle barışmak zorunda olmak bizi aldatmaz; mutlu olduğumuzu söylememiz, bir savunmadan başka bir şey değildir.
Her birimiz yalnızlığın biçimleri içinde ölürüz; bu yalnızlık, çoğunun reddettiği iki gerçekliği -tek başına ölmek ve bütünüyle yok olmak- öğretir. Çoğu insan hayatı bir uykuya benzetir; günler geçip giderken uyanmayı erteler, ölüm anında uyanmaktan korkar. Yalnızlık, ölümün öğretildiği bir okul olanakları sunar; bu okulun kapısından çoğu geçemez. Bütünlüğe erişim burada bulunur; yalnızlığın ödülü tamlığın kendisidir. İnsanları kategorize edecek olsak, üç tür insan çıkar karşımıza: uyurgezerler -sürü halinde olanlar; uyanık ama huzursuz akıl sahipleri -kendi eksikliklerini sezerek arayanlar ve ruhani olanlar -iki kez doğmuşlar gibi, ölüme alışmış, onunla yürümeyi öğrenmiş olanlar. Uyurgezerler putlara, konformizme tapar; uyanık olanlar inançla, eleştiriyle harmanlanmış bir gerçekçilikle yaşarlar; ruhani olanlarsa, dışsal tasvirlerle yetinmez; onlar zaten olanla özdeşleşmiş ne bulmaya çalışır ne de taptığı bir idealin peşindedir.
Kentlerimiz, birer ölüm mektebidir çünkü insan dışıdırlar; insanın insana yabancılaştığı yerde şehir, soğuk bir laboratuvara dönüşür. Bu beton yığınları arasında hayat küçülür, amaçlarımız erozyona uğrar. Günlük uğultu, makine sesleri, içeri sinen bir zamanın çürüğü; sokakların derinliklerinde bir leş kokusu gibi yayılan çaresizlik. Şehir, sadece insanların değil hayallerin de mezarlığıdır; yataylarda yükselen duvarlar, dikeyde örülen yalnızlıklar yaratır. Biz, çarkın dişleri arasına sıkışmış birer parçayız; her döngüyle yerimiz daralır, yaşam alanımızın ranta dönüşmesiyle ruhumuz elden çıkarılır. Mimarların arzusu, çoğunlukla kendi eserlerinin gölgesinden kopup doğaya kaçmaktır; ama kaçışın bile bir ayrıcalık olduğu dünyada bu, bir zenginlik gösterisinden başka bir şey değildir.
Modern zamanın iyimserliği çatırdamıştır; son yüz yılın vaatleri geri dönüp sırtımıza pranga gibi çökmüştür. Tarih bize kaçınılmazlığını fısıldarken, bir yandan da yaptıklarımızın bizi aştığını görüyoruz: eserlerimiz bizden büyük, aklımızdan ilerde. Bu ilerleme fetişizmi, insanı inşa edilenden öte bir nesneye dönüştürüyor; binalar, köprüler ve makineler giderek ölümün gölgesini büyütüyor. Gelenekler, üzerimize giydirilmiş giysiler gibi birer birer düşerken, dışımız soyuluyor; içeride kalan boşluk dışarıya fışkırıyor. O an geldiğinde, çıplaklığımız hem fiziksel hem de manevi olacaktır; değerlerimiz dış kabuktan ibaretse, sınanmak kaçınılmazdır.
İnsan hem özgür hem de bağımlıdır; arzularıyla gurur duyar, ama farkındalığı onu zincirler. Kitleler uyurgezerdir; uyanmaları düzenin işine gelmez, çünkü kontrol kaybı yönetimin sona ermesi demektir. Düzen, insanı kendi çıkarları için şekillendirir; onun hedefi insanı uygarlaştırmak değildir, daha ziyade işlevsel kılmaktır. Düzenin hatalarının bedeli savaştır; bu nedenle hata arttıkça savaş kaçınılmaz olur. Savaş, düzenin yanlışlarını düzeltme vaadiyle gelir ama aslında yeni felaketlerin tohumunu eker. Ölüm, bu düzenin son kertesi; her şeyin anlamını ona bağlayan bir tür kıyamet felsefesi.
Gençlik, bu tabloda hem umut hem de kurbandır. Üniversiteler kaynıyor; gençler isyanda haklı, çünkü düzen onlara umut değil yük veriyor. Fakat paradoks burada: gençliğin haklı olması, yine de onun sonunu hazırlayan sisteme karşı mücadelesinin acı sonuçları olacağı gerçeğini örmez. Gençler devrim hayal eder ama devrimler genellikle yeni kurbanlar getirir. Barışın ilanının dünyanın dinlemesine yeterli olacağını düşünmek naiflik olur; dünya, düzenin ve çıkarın diliyle konuşur. Bizler cehennemin içinde yaşıyoruz ve buna adanmış bir şekilde, acı ve lanetle yoğrulmuş bir tarih yazıyoruz. Kimi zaman insanlık, yok olmayı erdem sayar; sayısız kurbanlar olarak yok olmanın yüceliğini hayal eder.
Yüzyılımız ölümün yüzyılı ilan edilmiş gibi; sahip olduğumuz teknoloji, imkânlar ve silahlar insanı defalarca öldürebilir hale getirdi. Üretim sadece yaşamı sürdürmek için değil, bir ölümü organize etmek için de seferber ediliyor. Dağları yarıp yerlere gömme, yerkabuğunu delip geçme gibi eylemler, insanın kendi sonunu hazırlayan bir mimaridir. Ahlâk ve çıkar ittifak hâlindedir; bu ittifak bozulmadıkça, dünyayı yeniden düşünmek bir lüks olur. Gençlik isyan ederken biz ona bir mucize sunamıyor, çünkü mucizeyi vaat eden fikirler artık kendilerine dönüp bizi cezalandırıyor.
İçimizde büyüyen delilik, kentlerimizin gövdelerinde kuluçkaya yatmıştır. Delilik, yabancılaşmanın doğal sonucudur: insanın eserlerinin kölesi haline gelmesi, kendi yarattıkları içinde boğulmasıdır. Yeni ilahlarımız, tüketim, hız ve yıkım tanrılarıdır; bu tapınmanın sonucu olarak sınırlarımız genişler, ama insanlığımız erozyona uğrar. Asıl suçlu fikirlerdir: Fikirler yaşar, insanlar onlara ölür; fakat fikirlerin kendisi de katildir, çünkü hiçbir fikir, insanın kırılgan sınırlarını tam anlamıyla dikkate almaz. Dolayısıyla fikirler araçlarını aşarak mücadele eder; biz de bu mücadelede yorgun düşeriz.
Gençler ilk gideceklerdir; onların ritüel kurbanlık olduğunu biliyoruz, fakat yine de onlara bir şey söylemek zor. Diyalog imkânsız görünür; haklılıkları sorgulanamaz, çünkü aynı zamanda tehlikelidir. Yeni bir vahiy gelirse de, önce skandalın ortaya çıkması gerekecek; sıradan vicdanların felaketi görmesi, akıl almaz şiddetin maskesinin yırtılması gerekir. Biz felakete ortağız; reform yerine felaket tercih ediliyor çünkü düzen bunu kaçınılmaz kılar. Dünyayı ancak harabelerin ortasında yeniden düşünebiliriz diye bir düşünce var; belki de ancak yıkıntı sonrası insanlar yeni başlangıçlar kurabilir.
Bütün bunların ortasında, üçüncü yolun imkânsızlığını ilan eder gibi bir ses yükselir: ya yok olacağız ya da yok edeceğiz. Bu ikilem, insanın en derin zaafıyla birleşir. Ama yine de bir kıvılcım var -küçük, kırılgan; belki de yalnızlığın, içe dönmenin ve gerçek sorgulamanın ürünü. Bu kıvılcım, kitlesel uykuyu bozabilecek, düzenin rahatlığını sarsabilecek bir uyanıştır. Uyanışın bedeli ağırdır; fakat uykuda kalmanın bedeli daha ağırdır. Ölümle dolu bir çağda, yaşamı savunmanın yollarını araştırmak en büyük devrim olabilir; çünkü yaşamı savunmak, belki de ölümü anlamakla başlar- ölümü tanıyarak, onun gölgesinde yaşamanın ötesine bakmakla.
Sonunda, geriye kalan bir gerçek var: Fikirler bizden daha canlı olabilir ama insanlık onları yaratmıştır; fikirleri yeniden sorgulamak insanın en insanî eylemidir. Bu sorgulama, yalnızlıkta, sınırlılıkta, çürümenin ortasında doğar. Şayet şimdiki düzen bizi öldürüyor ise, o düzenin içinde yaşamı, insanlığı, paylaşmayı ve merhameti yeniden inşa etmenin zorunluluğu kaçınılmazdır. Belki de bu, öldürmekten ya da yok olmaktan farklı, dördüncü bir dili kurmak demektir -ama bu dili kurmak için önce uyanmak gerekir; önce yalnızlıkla yüzleşmek, sonra birlikte yürümeyi öğrenmek gerekir. Hoşça bakın zatınıza…
