Kötülüğün tasallutu!
Kötülüğü, dini, ahlaki, hukuki ve asgari düzeyde insani konum gereği yapılması umulan, beklenen duygu, niyet, düşüncenin bir gereği olanın tam karşıtı konum ve durumun gerçekleşmesi olarak tanımlamak imkânı vardır diye kurgulayabiliriz. En azından burada böyle bir anlam temelinde düşünülebilir. Bu çerçevede XVII. yüzyılda bilimlerin, sanatların, sanayinin ve ticaretin, buna bağlı olarak sömürgeciliğin gelişmeye başlamasıyla Avrupa’da zenginlikler artar, iyi-rahat yaşama şartları, yani burjuva toplumu görülmedik bir düzeye ulaşır. Böyle bir düzeye ulaşmada ahlaki iyiliklerin mi, yani ahlaki erdemlerin mi, yoksa bunun karşıtı olan kötülüklerin mi etkili olduğu şeklinde bir tartışma gündem oluşturur.
Söz konusu tartışmayı, Bernard de Mandeville yazdığı bir eserle belli bir ölçüde felsefi söylem biçiminde ortaya koyar. Fransız kökenli Hollanda’da yaşayan bir aileye mensup olan Mandeville, Rotterdam’da doğmuş ((1670), buradaki Erasmus okulundan sonra Leyden Üniversitesi’nde tıp ve felsefe öğrenimi görmüş, tıp doktoru unvanını aldıktan sonra (1691) İngiltere’ye gitmiş ve oraya yerleşmiştir.
“Arıların Masalı ya da Özel Kötülükler, Kamusal Yararlar” (The Fable of the Beesor Private Vices, Public Benefits) adıyla yayınladığı eser dönemin anlayışını yansıtır. “Arı kovanı” bir bakıma İngiltere’yi simgeler. Söz konusu kovan (toplum), gelişmiş sanayi ve ticareti sayesinde zengin ve güçlüymüş, bolluk ve mutluluk içinde yaşıyormuş. Ancak buradaki arılar her çeşit erdemden uzak olup sadece kişisel çıkarları peşinde koşarmış. Aralarında rekabet, kıskançlık, aldatma, hile ve sömürü ilişkilerinin hâkim olduğu tüccar, çiftçi, doktor, avukat, yargıç, asker, rahip, politikacı vb olan bütün arılar, açgözlü, hileci, hırsız, sahtekâr ve kibirliymiş. Bununla birlikte açgözlülükten, israftan, savurganlıktan, lük tüketiminden ve toplumsal yozlaşmadan dert yanıp şikâyet ediyorlarmış, ama aynı zamanda gözlerden ırak yapmadıkları hile, etmedikleri kötülük yokmuş. Böylece her meslek kötülüklerle yoğrulmuşken, toplum mutlu bir gönence sahipmiş. İşte bu “özel kötülükler, kamusal mutluluğa katkıda bulunuyormuş”.
Sözgelimi lüks tutkusu milyonlarca yoksula iş sağlıyor, fedakârlık ile kıskançlık bilimlerin ve sanatların gelişmesini teşvik ediyormuş. Bu gerçeği kavrayamayan ikiyüzlü arılar şikâyetlerini sürdürmüşler ve bir gün Jüpiter onların bu isteklerini duyup hepsini ahlaklı yapmış. Böylece bütün arılar namuslu, dürüst, alçakgönüllü, kanaatkâr olmuşlar. Ne var ki kötülüklerle birlikte refah ve mutluluk da ortadan kalkmış. Sanayi ve ticaret durma noktasına gelmiş, bilim ve sanatlar gerilemiş, kıtlıklar, savaşlar baş göstermiş, işsiz kalan yığınlarla arı başka yerlere göç etmiş. Sonunda, yoksullaşan, güçsüzleşen ve küçülen kovan, daha kalabalık olan düşmanları için hazır ve ideal bir yem haline gelmiş. Bu düşüncelerinden dolayı Mandeville, kötülüğü öven biri olarak yorumlanmış ve bu yüzden “şeytan adam” (Man-devil) şeklinde nitelendirilmiştir.
Bir anlayışa göre, Mandeville, açlık nasıl insanı yemek yemeye zorluyorsa, kötülük de benzer ölçüde bir devleti gerçek anlamında devlet yapmak için gereklidir düşüncesini ileri sürmüştür. Mandeville’e göre insan doğası aslında bencildir, kendini beğenmişlik, para ve mal hırsı, lükse ve eğlenceye düşkünlük gibi ahlaki kötülükler insan davranışlarının zorunlu güdüleridir. Bunlar olmaksızın bir toplumun gelişmesi, uygarlaşması mümkün değildir. Dolayısıyla bireysel kötülükler toplumsal yararları oluşturur, hem bireysel hem de toplumsal refah ve mutluluğu sağlarlar. Özetle gerekli ve belirleyici olan erdem değil, bencilliktir. Bir başka ifadeyle kapitalizmin ruhu budur.
Buna karşılık Mandeville daha sonraki yazılarında, bencilliğin yozlaşmasının önlenmesi için, devletin ve yasaların gücüne başvurulmasını salık vererek bireysel özgürlüğün sınırsız olmadığını benimseyecek, siyasal yapının belirleyiciliği yaklaşımına işaret edecektir.*
Yüzyıllar sonra, günümüzde, insanın bencilliğini kaba bir biçimde temel alan bazı siyasetçiler, Mandeville’in, en azından tartışmaya açık düşüncesinin bile bir hayli gerisinde kalan bir yaklaşımı dünya siyasetine olanca kabalığı ve hoyratlığıyla sokacaklardır.
*Mandeville için bkz: Kıllıoğlu, İsmail: Düşünce ve Özgürlük, Timaş Yayınları, İstanbul 1992, s. 159-165; Ağaoğulları, Mehmet Ali-Filiz Çulha Zabcı- Reyda Ergün: Kral Devletten Ulus Devlete, İmge Kitabevi, Ankara 2005, s, 275-77; Gökberk, Macit: Felsefe Tarihi, 3. Basım, Bilgi Yayınevi, s. 383-84; Cevizci, Ahmet: Felsefe Tarihi, Say Yayınları, İstanbul 2009, s. 618-19.
