menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İnsanlığı Yeni Bir “Cevherî Hareket”e İhtiyacı Var!

11 0
27.07.2026

Medeniyet, çoğu zaman şehirlerin büyüklüğü, yapıların görkemi, yolların genişliği ve teknolojik araçların çokluğu üzerinden tarif edilir. Hâlbuki bütün bunlar, medeniyetin kendisi değil; olsa olsa onun dış dünyada bıraktığı izlerdir. Bir toplumun gerçek medeniyet seviyesi, inşa ettiği binalardan önce yetiştirdiği insanın niteliğinde aranmalıdır. Çünkü “insan tasavvuru” bozuk olan bir kültürün şehirleri yükselse bile ruhu çöker; araçları çoğalsa bile amaçları kaybolur; bilgi biriktirse bile hikmete ulaşamaz.

Her medeniyet, önce insana dair bir hüküm verir. İnsan nedir? Nereden gelmiştir? Varlığının gayesi nedir? Özgürlük, sorumluluk, hakikat ve ölüm karşısında nasıl bir konuma sahiptir? Bu ve bunlara benzer sorulara verilen cevaplar yalnızca felsefî tartışmalar olarak kalmaz; hukuku, iktisadı, eğitimi, mimariyi, sanatı ve siyaseti belirler. İnsanı yalnızca tüketen, üreten ve rekabet eden bir varlık olarak gören bir düzenin kuracağı şehir ile insanı Allah’ın yeryüzündeki emaneti taşıyan bir kul olarak gören anlayışın kuracağı şehir aynı olamaz.

İslam düşüncesinde insan, ne kendi kendisinin mutlak sahibi ne de tabiatın sınırsız hâkimidir. O, yeryüzünü imar etmekle görevlendirilmiş; fakat bu imarı zulme, israfa ve tahakküme dönüştürmemesi istenmiş bir varlıktır. Bu sebeple İslam medeniyetinin merkezinde yalnızca “yapmak” değil, “ne için yaptığını bilmek” vardır. Bu yüzden imar, anlamdan koparıldığında betonlaşmaya; zenginlik, ahlaktan koparıldığında sömürüye; bilgi, hikmetten ayrıldığında insanı küçülten bir güce dönüşür.

Geri kalmışlığın en belirgin işaretlerinden biri, medeniyeti yalnızca görünür maddi unsurlarda aramaktır. Betonun artmasını kalkınma, tüketimin çoğalmasını refah, tabiatın ortadan kaldırılmasını ilerleme saymak; medeniyeti araçlarla karıştırmaktır. Oysa şehir, insanın ruhuna karşı kurulmuş bir makine değil; insanın bedeni, zihni ve kalbiyle birlikte yaşayabileceği bir emanettir. Yeşil ile mavinin uyumunu bozmadan kurşunî olanı yerleştirebilmek, yani tabiatı yok etmeden imar etmek, var olanı ezmeden yeniyi inşa etmek ve hayatı insan için yaşanabilir kılmak gerçek bir medeniyet becerisidir.

Bu ölçüde “insanca yaşamak” ile “İslam’ca yaşamak” birbirinden kopuk değildir. İslam’ın insan anlayışı, hayatı yalnızca ibadet mekânlarına veya ferdî ahlaka hapsetmez. Çarşıdaki ölçüden mahkemedeki adalete, sokaktaki temizlikten yöneticinin sorumluluğuna, komşuluk hukukundan suyun kullanımına kadar hayatın tamamını ahlaki bir bütünlük içinde değerlendirir. Medeniyet de tam olarak bu bütünlüğün maddi ve manevi hayatta görünür hâle gelmesidir.

Bu bütünlüğün doğması için kültürün kendi özüne güvenmesi gerekir. Kültür asabiyeti, başka toplumlara karşı kör bir üstünlük iddiası değil; bir toplumun kendi anlam dünyasını koruma, geliştirme ve gelecek kuşaklara taşıma iradesidir. Kendi dilinden, tarihinden ve kavramlarından utanan ve uzaklaşan bir toplum, uzun soluklu bir medeniyet kuramaz. Çünkü medeniyet, yalnızca dışarıdan alınan tekniklerin yan yana dizilmesiyle doğmaz. Teknik alınabilir, yöntem öğrenilebilir, kurumlar incelenebilir; fakat bir toplumun varlık anlayışı başka bir toplumdan hazır olarak ithal edilemez.

Bir kültürün kavramları, o kültürün dünyaya baktığı pencerelerdir. İnsan hangi kelimelerle düşünüyorsa, zamanla o kelimelerin kurduğu dünyada yaşamaya başlar. Başka bir medeniyetin kavramlarını sorgulamadan benimsemek, yalnızca yeni kelimeler kullanmak anlamına gelmez; çoğu zaman o kelimelerin arkasındaki insan, toplum, özgürlük, iktisat ve başarı anlayışlarını da benimsemek demektir. Böylece kişi kendi kültürüne ait olduğunu zannederken başka bir zihinsel dünyanın içinde düşünür.

Kavram kaybı, zamanla kimlik kaybına dönüşür. Kendi medeniyetinin “kul”, “emanet”, “adalet”, “hikmet”, “kanaat”, “ihsan”, “ümmet”, “helal” ve “hak” vb. gibi kavramlarını terk eden bir toplum, bunların yerine konulan kelimelerin yalnızca sözlük anlamlarını değil, onların taşıdığı dünya görüşünü de kabullenir. Bundan sonra doğruyu kendi ölçülerine göre değil, ödünç aldığı ölçülere göre belirlemeye başlar. En büyük yanılgı da burada ortaya çıkar: Toplum kendisini bulduğunu düşünürken........

© Milli Gazete