menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Biz Ne Zaman Birbirimize Düşman Olduk?

16 0
14.10.2026

Toplumları ayakta tutan yalnızca kanunlar, kurumlar veya ekonomik güç değildir. Bir toplumu asıl güçlü kılan; zor gününde kapısını çalabileceği bir akrabasının, derdini anlatabileceği bir dostunun, düştüğünde elinden tutacak bir yakınının bulunmasıdır. Hele bizim coğrafyamızda akrabalık, sülale ve aşiret bağları, yüzyıllar boyunca dayanışmanın, yardımlaşmanın ve birlikte yaşama kültürünün en önemli dayanaklarından biri olmuştur. Dedelerimiz aynı tarlada ter döker, aynı sofrada lokmasını paylaşır, birinin başına bir felaket geldiğinde diğerleri kendi derdini bir kenara bırakıp yardıma koşardı. Bir evde cenaze varsa bütün sülale oradaydı; bir evde düğün varsa herkes o sevince ortak olurdu. Çünkü onlar şunu biliyordu: İnsan, insanın yükünü hafiflettiği ölçüde insandır. Peki, ne oldu bize? Ne zaman aynı sofrada oturup birbirimizin başarısına tahammül edemez hâle geldik? Ne zaman akrabalığı merhametin değil, rekabetin; aşiret bağını dayanışmanın değil, hesaplaşmanın aracı yaptık? Ne zaman kendi yakınımızın yükselişini kendi düşüşümüz, onun başarısını kendi başarısızlığımız saymaya başladık? Bugün bazı ailelerde, bazı sülalelerde ve bazı aşiret çevrelerinde yaşanan en büyük trajedi, dışarıdan gelen bir düşmanın varlığı değil; içeride büyütülen kıskançlık, haset ve güvensizliktir. Birbirine sırt vermesi gerekenler, birbirinin ayağını kaydırmak için fırsat kolluyor. Birbirinin sevincini paylaşması gerekenler, başkasının mutluluğuna gölge düşürmeye çalışıyor. Birbirinin açığını kapatması gerekenler, o açığı büyütüp herkesin önüne sermek için yarışıyor. Kimi dedikoduyla, kimi iftirayla, kimi gizli hesaplarla, kimi de yıllardır biriktirdiği kinle yakınının kuyusunu kazıyor. Dışarıya karşı birlik ve beraberlik görüntüsü verilirken içeride sessiz bir savaş yürütülüyor. Aynı soyadını taşıyanlar birbirine yabancılaşıyor; aynı kökten gelenler, birbirinin gölgesine bile tahammül edemiyor. İnsanın içini acıtan da tam olarak budur: Başkasının düşmanlığından korunmak için kurulan bağların, bazen insanı en çok yaralayan ilişkilere dönüşmesi. Akrabalık Kaderdir, Dostluk Tercih! Burada üzerinde düşünmemiz gereken çok önemli bir hakikat var: Akrabalık kaderdir, dostluk ise tercihtir. İnsan hangi ailede doğacağını, hangi soyadını taşıyacağını, hangi sülalenin veya aşiretin mensubu olacağını seçemez. Kan bağı, insanın kendi iradesiyle kurduğu bir ilişki değildir. Dolayısıyla bir insanın akrabası olması, o kişinin bütün yanlışlarını onaylamasını gerektirmediği gibi, akrabasının hataları yüzünden onu toptan suçlamayı da haklı çıkarmaz. Akrabalık bir imtihandır; bu imtihanın gereği, haksızlığa göz yummak değil, adaleti korurken merhameti de elden bırakmamaktır. Akrabanın yanlışını savunmak akrabalık değildir. Onu yanlışından döndürmeye çalışmak, gerektiğinde doğruyu yüzüne söylemek ve hakkaniyetten ayrılmamak gerçek yakınlıktır. Dostluk ise farklıdır. Dost, insanın kendi iradesiyle hayatına aldığı kişidir. Onunla yol yürümeyi, sırrını paylaşmayı, sevincine ve derdine ortak olmayı kendisi seçer. Bu nedenle dost seçimi, insanın karakteri hakkında önemli ipuçları verir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Kişi dostunun dini üzerinedir. Öyleyse her biriniz kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.” buyurmuştur. Bu hadis, insanın yakın çevresinin düşüncelerini, davranışlarını ve ahlaki yönelişini nasıl etkilediğine dikkat çeker. İnsan zamanla dostunun dilinden........

© Milat