Karanlık haritalardan iyilik coğrafyalarına
Bugünlerde hepimizin en çok yorulan, en çok yağmalanan yanı haritalardaki o uzak coğrafyalar değil; doğrudan doğruya kendi zihnimizin, kimselerin kolay kolay tapusunu soramadığı o sessiz odaklanma havzası.
İnsan tabiatının, anatomiye gizlenmiş ince bir sırrı vardır. Gözlerimiz bir noktadan diğerine hızla sıçrarken, beyin görüntünün bulanıklaşmasını engellemek için kendini saliseler boyu körleştirir. Tabiatın bize bahşettiği göz kapaklarının aksine, zihnimizin avlusuna açılan kulaklarımızın ise maalesef sığınacağı bir kapısı yoktur. Bizler o dipsiz içerik çukurlarında aşağı doğru sürüklendikçe; ardı ardına patlayan o bitimsiz ses seli, insanın kendi iç sesini boğmak için tasarlanmış kusursuz bir kuşatmaya dönüşüyor.
İki insan karşılıklı oturduğunda, araya giren ağır bir sessizlik fıtraten bir tedirginlik yaratır; o boşluğu doldurmak için istemsiz bir kelime arayışına, bir konuşma arzusuna kapılırız. Bu, insana has bir bağ kurma refleksi, muhataba duyulan saygının güzel bir tezahürüdür. Fakat o uçsuz bucaksız içerik kuyularına çekildiğimizde, karşımızda bir muhatap bulamıyoruz. Orada, içimizdeki o masum merak duygusunu aralıksız şekilde kullanan görünmez bir irade işliyor. İnsani bir sessizliği doldurma telaşının yerini, bitmek bilmeyen bu uyarıcı seliyle gelen koyu bir algı uyuşması alıyor.
Hafta içi bu görünmez obruğun etrafında yorulduktan sonra, tatil günlerinde koltuğa gömülüp saatlerce hiçbir şey yapmamayı "dinlenmek" sanıyoruz. Oysa ayağa kalktığımızda........
