Işığı kesilen yaprak
1939 yılında, bir Rus mühendis, Semyon Kirlian, elektrik akımına tuttuğu bir yaprağın fotoğrafını çekti. Merceğe yansıyan manzara sarsıcıydı: Yaprağın etrafından titreşen bir ışıma yayılıyordu. Asıl ilginç olan ikinci denemeydi. Yaprağın bir kısmını kopardı ve kareyi yeniden yakaladı.
Kesilen parça fiziksel olarak artık orada değildi; fakat Kirlian, o koparılan boşluğun ışımasının sürdüğüne inandı.
Bilim dünyası yıllar sonra bunun sadece bir nem ve basınç oyunu olduğunu kanıtlayacaktı. Ne var ki, bir mühendisin laboratuvardaki bu yanılgısı, insan ruhunu anlamak için paha biçilmez bir metafora dönüştü. Madde gitse de o yoğunluğun izi mekânı hemen terk etmiyordu.
Bu metaforu alıp, sabahın ilk saatlerindeki bir okul sınıfının tam ortasına bırakalım.
Tahta kaleminin kuru sesinin henüz kesilmediği, yetişkin sesinin düz, yorgun ve alışılmış bir tonda aktığı o an. Kürsünün tarafı: "Sessizliği bekle ve itaat et." Arka sıra: Dönen bir kalem, ritim tutan bir diz, duvarın ötesini delip geçen bir çift göz. Soru sorulur, küçük bir el havaya fırlayıp kelimeleri beklemeden dökülür. Yetişkin müdahalesi devreye girer: "Otur." Çocuk oturur.
Peki, o bedeni sandalyeye temas eden çocuğun içindeki o devasa enerji seli gerçekten oturmuş mudur?
Kaba sığmayan bu görünmez akış, eskilerin ferasetiyle yaklaştığımızda bizzat Kuvve-i Nâmiye'nin ta kendisidir. Sadece bedeni filizlendiren değil, merakı ve zihni de yeryüzüne kök salmaya zorlayan o durdurulamaz dirilik fırtınası.
Durgunluğu bir yaşam normu olarak kabul eden her yapı, bu dirilikle karşılaştığında onu bir sapma, bir pürüz olarak görür. Ve bu noktada, o tahta kaleminin başındaki yetişkinin zihninde fark etmeden bir dönüşüm olur: O el sadece bir sorunun........
