Bir ünsiyet sürgünü hikâyesi
Bugün kırık bir tebessümden dökülen cam parçalarını topladım. Belki yeniden birleştirebilirim, o tebessümü eski aslına döndürebilirim umuduyla... Keskin kenarları ellerimi kesti ama o an hissetmedim; ancak kan toprağa damladığında fark ettim ne kadar derinden incindiğimi. Bazı fırtınalar sadece insanın kendi iç denizinde kopar. O dalgaların dışarı taşması, yarayı temizlemek yerine sadece daha fazla can yakar. Dışımıza ördüğümüz o sarsılmaz ve soğuk duvarları yıkıp hislerimizi tüm çıplaklığıyla orta yere sermek her zaman mümkün olmaz. Zira sevmek, birbirini her nefeste kusursuzca anlamak değildir; farklı yaşanmışlıkların tortusu birikmiştir köklerde. O yüzden susarız; anlatmak içimizden gelmez, anlaşılamamanın o ağırbaşlı sükûtuna sarılırız. İşte bu sükûtun içinde, kendi elleriyle diktiği ağaçların gölgesinde üşümesi ne ağır bir yüktür insanın. İnsan evinden sınır dışı edildiğinde değil, evinin içindeki herkes menfaate dayalı soğuk bir dili konuşmaya başladığında sürülür. Bir coğrafyayı yurt yapan şey üzerindeki yapılar değil, altındaki manadır. O mana kuruduğunda, doğruların kâr-zarar terazisinde tartıldığı bir iklimde, asıl değerlere sımsıkı tutunan herkes kalabalıkların o sağır edici gürültüsünde sesini yitirir. Çevresindeki herkes güce taparken toprağın kadim sıcaklığını arayan bir zihnin yaşadığı bu dilsiz kopuş, düşünce dünyamızın o derin damarlarında sarsıcı bir ünsiyet sürgünü olarak kanamaya devam eder. İnsan her gün aynı kapıdan girer, aynı masaya oturur ama ruhu o mekana bir daha asla temas edemez. Bu sürgün yerinde, o cam kırıklarının üzerinde yürürken hayat bize kusursuz heykeller olmayı değil, adımlarımızın bilincinde olmayı öğretir. Hepimiz o sisli yollarda yanlış kararlar verir, yanlış sokaklara saparız. Asıl........
