Aşkın Ya Da Leduni Olmak
Hiç unutmam, bir gün Adil Saraç Hocamızı ziyarete gitmiştim. Elimde kâğıt ve kalem olduğunu fark edince yüzünde hafif bir sertlik belirdi; hatta buna kızgınlık da denebilirdi. “Anın hazını yaşa!” dedi. Devamında şunu söylemişti. “Yazmak için değil, anlamak için buradasın…” Karşımdaki insan, Mehmet Âkif’in Safahat’ını, Necip Fazıl’ın Çile’sini ezberinde taşıyan bir hocaydı. Yazıya mesafesi, bilgiyi küçümsediğinden değil; bilginin ancak zihinde ve kalpte yer ettiğinde gerçek anlamını bulduğunu bildiğindendi. Klasik hocalar için asıl olan, satırda kalan değil, sadırda kök salandır. Onlar, not alan değil; hatırlayan, taşıyan ve yaşayan bir hafızayı önemserdi.
Adil Hoca, o gün benim için o zamana dek adını bile duymadığım şairlerden şiirler okuyordu. Mısralar peş peşe akıyor, her biri zihnimde yeni kapılar açıyordu. Merakımı gidermek, duyduklarımı kaybetmemek ve sonradan unutmamak için refleks hâlinde kalemle kâğıda yönelmiştim. Belki de tam bu yüzden, hocanın uyarısı bu kadar sert ve öğretici oldu. Çünkü onun dünyasında şiir, not alınacak bir metin değil; yaşanacak, zihinde taşınacak bir hâldi.
Adil Saraç Hoca’dan yüz yıllar hatta bin yıllar önce de Bilge Krallar da bu yazı işine karşı değildi ama mesafeliydi. Rivayet edilir ki Çin'de imparatorun danışmanı olan Cai Lun, dünyada kâğıdı ilk bulan kişi olarak bilinir, kâğıt yapım teknolojisinde yenilikler getirmiş bu adam, kralın huzuruna çıkar. Kâğıdı buldum der. Çin kralı, kâğıdı bulan Lun’a dönerek sakin ama kesin bir dille konuşur: “Sen bir hafıza değil, yalnızca bir hatırlatma iksiri bulmuşsun.” Bu söz, Platoncu bir bilgenin yazıya dair kadim kuşkusunu........
