Resul Emrah Şahan ile söyleşi: “Siyaset, toplumdaki hazır öfkenin arkasından sürüklenmek değildir”
Son güncelleme: 13 Ağustos 2026 -
Resul Emrah Şahan ile söyleşi: “Siyaset, toplumdaki hazır öfkenin arkasından sürüklenmek değildir”
13 Ağustos 2026 Perşembe
Tercih edilen kaynak olarak ekle
İSTANBUL (Medyascope) – Tutuklu Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, kamuoyuna açıklandıktan çok kısa bir süre sonra çerçeve yasanın taslağı hakkındaki eleştirilerini belirtmiş ve şöyle demişti: “Eksiğiyle fazlasıyla bu bir başlangıç. Ortak gelecek için, ben başlamaktan yanayım.”
Resul Emrah Şahan ile TBMM’deki oylamayı, YENİ Parti’nin tutumunu ve bundan sonra olabilecekleri konuştuk.
Çerçeve yasaya ilk desteğini açıklayanlardansınız. Riskli bir karar değil miydi? Nasıl bir motivasyonla hareket ettiniz?
Tutukluluğumun 17. ayını doldurmak üzereyim. İnsanın burada düşünecek çok zamanı oluyor. Dışarıda siyaset çoğu zaman anlık tepkilerle ilerliyor, burada ise o temas yok. Elinizde sadece bolca zaman, bir kalem, bir kâğıt ve kendi vicdanınız var. O yüzden evet, buradan böyle bir konuda konuşmak riskli olabilir. Çünkü içeriden dışarıya neyi neden söylediğinizi anlatmak hiç kolay değil. Çok açık söyleyeyim ben bu destek açıklamasını yaparken bu mesele kime yarar, kime zarar diye hiç bakmadım. 40 yıldır bu çatışmanın bu ülkeye ne kaybettirdiğine baktım. Kaybettiğimiz insanları, evine ateş düşen aileleri düşündüm. Ve bu meselenin artık başka bir yoldan yürüyebilme ihtimaline -sadece ve sadece o ihtimale- baktım. Sonra kendime çok basit bir soru sordum: Ben bu ihtimale sırtımı dönebilir miyim? Hayır, dönemezdim. Dışarıda olsam da dönmezdim, içerideyken de dönemezdim.
“Biz bugün hâlâ o ilk aşamadayız”
Yasanın eksiklerini elbette görüyorum. Bu bir demokratikleşme yasası değil. Kürt meselesini çözmüş değiliz, eşit yurttaşlığı kurmuş değiliz, önümüzde daha çok ama çok uzun bir yol var. Ama şu an sürecin hangi aşamasında olduğumuzu doğru görmek lazım. Daha önceki çözüm sürecinden de bir deneyim var. Bugünkü süreçse başından beri kabaca iki aşama üzerinden ilerliyor. İlki, silahların geri dönülmez biçimde devreden çıkması, örgütsel yapının sona ermesi ve bunun teyit edilmesi. İkincisi de benim asıl önemli gördüğüm demokratikleşme ayağı. Biz bugün hâlâ o ilk aşamadayız. Meclis’ten geçen yasaya da ben biraz buradan bakıyorum. Çatışma sona eriyorsa silahın bırakılması, insanların dönüşü ve bunun hukuk içinde olması için bir kapı açmak zorundasınız. İşte bu yasa benim için o kapının bir adımı. O kapının ardında nasıl bir Türkiye kuracağımız ise asıl büyük mesele.
Resul Emrah Şahan kimdir?
Bakın, bu ülkede güvenlik gerekçesi yıllarca her şeyin önüne kondu. Demokrasi hep sonraya bırakıldı, haklar için hep daha sakin, daha güvenli bir gün beklendi. Ama şimdi silah artık gerçekten konuşmayacaksa, bu gerekçenin arkasına da eskisi kadar kolay saklanılamaz. O yüzden bana göre asıl mücadele şimdi başlıyor.
Ben bir şehir plancısıyım. Bir kente yalnızca binalarından, yollarından bakamazsınız. Orada yaşayan insanı, ilişkileri, hafızayı, eşitsizlikleri de görmek zorundasınız. Devlete de siyasete de benim bakışım bundan farklı değil. Ayrıca ben kent uzlaşısı, Türkiye İttifakı fikriyatını savunmuş, farklı insanların aynı kentte birlikte karar verebileceğine inanmış bir siyasetçiyim. Birlikte yaşama ihtimalinin yeniden konuşulduğu böyle bir anda susabilir miydim? Çok evi yasa boğmuş bir meselede siyasetçinin işi, ne olursa olsun bu acının bir daha üretilmeyeceği yolu aramaktır diye düşünüyorum. Başka gençlerin, başka ailelerin aynı acıyı bir daha yaşamamasını sağlayabilmektir.
Yasaya karşı çıkanların çoğunun, temel gerekçe olarak, sizin gibi cezaevindeki belediye başkanları, siyasetçileri, aydınları göstermesine ne diyorsunuz?
Bu itirazların çoğunun gerçek bir dayanışma duygusundan geldiğini biliyorum. Uğradığımız haksızlığı gören, vicdanının sesini duyurmaya çalışan herkese saygım sonsuz. Çünkü benim, Ekrem Başkan’ın, Selahattin Demirtaş’ın ve daha nice insanın özgürlüğünden edilmesi büyük bir hukuksuzluk. Buna itiraz etmek de hepimizin ortak sorumluluğu.
Ama ben meseleyi burada bırakmıyorum.
Ben koltuğunda kayyım oturan tutuklu bir belediye başkanıyım. 25 yıllık en yakın dostum Tayfun Kahraman, Anayasa Mahkemesi kararına rağmen hâlâ cezaevinde. Bunları çok içeriden yaşayan biri olarak, devletin bir yandan Kürt meselesinin silahlı boyutunu yumuşatırken öte yandan seçilmiş muhalefeti içeride tutmayı sürdürmek istediğinin farkındayım. Ama bu haklı itirazı 40 yıllık bir şiddetin bitirilmesine cephe almanın gerekçesine dönüştürmek de bambaşka bir şeydir. Oradaki haklılık sessizce bir bencilliğe kayar.
O yüzden bizim asıl sormamız gereken soru yaşadığımız haksızlıklar bizi nasıl bir siyasete götürüyor olmalı.
Bakın, bu hukuksuzluklar insanı iki yere savurabilir. Ya intikam duygusuna, ya köşeye sıkışmış bir pazarlıkçılığa. Ben ikisini de istemiyorum. Çünkü o yola girersek, bizi buraya kapatan siyaset asıl o zaman kazanır. Geçmişi unutmayacağız elbette. Ama unutmamakla, bu ülkenin geleceğini geçmişin rehinesi yapmak aynı şey değil.
Bana göre siyaset onca şeye rağmen ortak bir gelecek kurma iradesini elden bırakmamaktır. Haksızlığın öcünü almak için yarını feda etmek değil.
Ben bu yüzden ilk açılan kapının kapanmasını istemedim. Çünkü asıl mücadelenin o kapı açıldıktan sonra başlayacağını biliyorum. Hukukun üstünlüğünü, seçilmiş iradenin korunmasını, kayyım düzeninin bitmesini, adil yargılanmayı, eşit yurttaşlığı işte o zaman çok daha güçlü isteyebiliriz. Kapıyı kapatarak değil, o kapıdan içeri girerek.
“Artık ikinci aşama ertelenmesin”
Bu bağlamda, Selahattin Demirtaş’ın Selçuk Mızraklı ile ortak kaleme aldığı açıklamayı nasıl buldunuz?
Çok değerli bir açıklamaydı. İki isim de bu ülkede bedeli en ağır ödeyenlerden. Yıllardır içerideler ve yaşadıkları haksızlıklara rağmen hâlâ geleceği kurma dertleri var.
Selçuk Mızraklı’nın, yıllar süren kayyımın ardından Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne gittiği günü hatırlarsınız. Hepimiz televizyondan izledik, o görüntüler aklıma kazınmıştı. Makamın kırılgan şatafatı karşısında, yurttaş iradesinden gelen o gücü görmüştük. Bugün Mızraklı da, Demirtaş da tıpkı benim gibi duvarların ardından toplumu dinlemeye çalışıyorlar, seslerini de oradan duyuruyorlar. Yaşadıkları haksızlığı ne inkâr ediyorlar ne de üstünü örtüyorlar. Tam tersine, ‘Bu acılar boşuna çekilmedi, toplum kazansın diye çekildi’ diyorlar. Söyledikleri de aslında çok net. Altını ne kadar eşelerseniz eşeleyin, birlikte yaşama arzusundan başka bir şey çıkmıyor. Bu cümlelerin gücü geçmişi kapatma iddiasında değil, geleceği ortak bir zemine kurma niyetinde. Üstelik eleştirinin de meşru olduğunu teslim ediyorlar. Beni asıl ikna eden de o denge. Ne eksikleri halının altına süpürmek, ne de o eksikler yüzünden bütün süreci çöpe atmak. Bana en dokunan tarafıysa şu: Acıların yarıştırılmadığı bir dil. Acı Şırnak’tan Tekirdağ’a hepimizin. Siyaset, kendi tarafının acısını büyütüp ötekinin acısını küçültme sanatı değil bence. Herkesin acısını insan acısı olarak görebilme.
Benim burada ekleyeceğim tek şey var. Madem o ilk eşik geçildi, artık ikinci aşama ertelenmesin. Meclis Komisyonu raporunun 7. bölümü bu açıdan çok önemli, çünkü orada artık soyut temenniler değil somut başlıklar var. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması. Tutuksuz yargılamanın esas alınması. İfade özgürlüğü. Kayyım uygulamalarının sona ermesi. Yerel demokrasinin güçlenmesi. Eğer demokratikleşme sürekli yarına bırakılırsa, bugün yasanın çıkardığı toplumsal infial küçüleceğine büyür. Toplumsallaşması iyice imkansız hale gelir. Toplumsallaşmanın yolu da adaletten, eşit yurttaşlıktan, yerel demokrasiden ve özgür siyasetten geçiyor.
Yaptığınız açıklamaya çok sayıda tepki geldi. Bunların size aktarıldığını düşünüyorum. Bu tepkiler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Geldi, hem de epey geldi. Bir kısmı bana da ulaştı. Yaşadığım hukuksuzlukla bu yasaya verdiğim desteği yan yana koymakta zorlananları anlıyorum. İktidara güvenilmez diyen oldu. Bundan demokratikleşme çıkmaz diyen oldu. Bana tutuklu olduğumu hatırlatanlar bile oldu. Ama bunlar beni kızdırmadı esasen.
Çünkü bunların çoğunu ben de düşünüyorum. Ama eleştirinin başladığı yerle vardığı yer aynı şey değil. Yasayı eksik bulmak başka bir konu. O yasanın dayandığı tarihsel eşiği yok saymak, savaşı ve ürettiği şiddeti geride bırakacak bir sürecin önünü kesmeye çalışmak başka bir konu.
Bir de siyasetin nasıl yapılacağına dair daha temel bir meselemiz var. Siyaset, toplumdaki hazır öfkenin arkasından sürüklenmek değildir. Hele bu öfke büyük ölçüde çatışma döneminin ördüğü duvarlardan, önyargılardan besleniyorsa. O öfkeyi anlarsınız elbette. Ama yine de daha iyi bir yaşam vaadini somut biçimde gösterip başka bir yol önerirsiniz. İşte o zaman siyaset yapmış olursunuz. Yoksa o günkü öfkenin sözcüsüne dönersiniz.
Sosyal medyanın da ayrı bir iklimi var. Orada çoğu zaman en yüksek ses en doğru ses sanılıyor. İnsanlar birbirini dinlemekten çok kendi öfkesini büyütüyor. Ben içeride, ekran karşısında bunu neredeyse bir laboratuvar gibi izliyorum. Aynı cümleler, aynı ezberler, giderek sertleşen bir dil. Oysa bu kadar kırılgan bir meselede dil çok önemli. Birbirimizin korkularını büyüterek konuşursak yine aynı yere döneriz. Biraz da birbirimizi duyarak konuşmayı öğrenmek zorundayız.
Ben tepkileri görmezden gelmiyorum, hatta düşüncelerimin sağlamasını yapmak için gerekli buluyorum. Ama itirazın bizi yeniden o eski güvenlikçi siyasetin içine hapsetmesine razı değilim. Şunu da eklemek isterim: Siyasetçi bir de sesi kısılmışları, bağırmayanları, kenarda sessizce izleyenleri görmek zorunda. Bu ülke sessiz kalanların da ülkesi. Orada beni duyan, bana ses vermeye çalışan yurttaşlar olduğunu biliyorum. Bu da bana duvarların ardında bile güç veriyor.
YENİ Parti’nin yöneticiler dışında parti grubunu serbest bırakması kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Önce şunu söyleyeyi: Milletvekillerinin vicdanını yok sayıp herkesi tek bir düğmeye basmaya zorlayan bir siyasetten yana değilim. Böylesine ağır ve tarihsel bir konuda farklı görüşlerin çıkması doğaldır. Benim için önemli olan şu: Böyle tarihsel bir eşikte, farklı görüşlere rağmen partinin ortak demokratik yönelimini koruyabiliyor muyuz?
Burada Genel Başkan’ın tutumu çok önemliydi. Evet oyunu kendi üstüne aldı. Kendi tabanından ağır itiraz geleceğini bile bile barış yönünde büyük bir sorumluluk aldı. Ben de ortak geleceğe inanan biri olarak söylüyorum keşke tam da böyle bir anda yeni siyaset iddiası daha güçlü görünebilseydi. Yani eski siyasal korkuların karşısına ortak bir irade konabilseydi. Toplumdaki en yüksek sese göre yer tutmak yerine, kendi değerlerinden hareketle insanı ikna etmeye........
