Recep Karagöz yazdı: Silahların ardında kalan Kürt meselesi
Son güncelleme: 4 Ağustos 2026 -
Recep Karagöz yazdı: Silahların ardında kalan Kürt meselesi
Tercih edilen kaynak olarak ekle
Türkiye, Kürt meselesinde yeni bir eşiğe yaklaşıyor. PKK’nın feshi ve silah bırakması sonrasında gündeme gelen çerçeve yasanın Meclis’e taşınması, yaklaşık yarım yüzyıldır çatışmanın belirlediği bir alanı bu kez daha kapsamlı biçimde hukukun konusu hâline getirebilir.
Ancak daha başlangıçta iki ayrı meseleyi birbirinden ayırmak gerekiyor: PKK’nın silahlı varlığının sona erdirilmesi ile Kürt meselesinin demokratik yollarla çözülmesi aynı şey değildir.
Silahlı bir örgütün tasfiyesi; belirli güvenlik düzenlemeleri, geri dönüş hükümleri, ceza hukukuna ilişkin istisnalar ve toplumsal uyum mekanizmalarıyla gerçekleştirilebilir. Kürt meselesinin çözümü ise bundan çok daha kapsamlıdır. Eşit yurttaşlığı, kimlik ve dil haklarını, yerel yönetimleri, siyasal temsil özgürlüğünü, hukukun üstünlüğünü ve devletin kendi yurttaşlarıyla kurduğu ilişkinin değişmesini gerektirir.
Bu nedenle Meclis’e gelmesi beklenen düzenlemenin neyi çözeceği kadar, neyi çözemeyeceğini de açıkça konuşmalıyız.
Sürecin zamanlamasını yalnızca Erdoğan’ın siyasi hesapları, Bahçeli’nin çıkışı veya Öcalan’ın iradesiyle açıklamak da yeterli değildir. İsrail’in Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a uzanan müdahaleleriyle bölgesel dengelerin hızla değişmesi, Türkiye’ye çözümsüz bırakılmış Kürt meselesinin aynı zamanda dış müdahalelere açık stratejik bir kırılganlık olduğunu yeniden göstermiştir. Özellikle Suriye’deki Kürt yapılanmasının geleceği ve İsrail’in parçalı bölgesel yapılardan yararlanma kapasitesi, Ankara’yı içerideki çatışmayı sona erdirmeye zorlayan etkenler arasındadır. Ancak bölgesel güvenlik kaygısıyla başlayan bir süreç, eşit yurttaşlık ve hukukla tamamlanmadığı takdirde demokratik çözüme değil, yalnızca yeni bir güvenlik mimarisine ulaşır.
Abdullah Öcalan, çıkarılacak yasayı sürecin önünü açacak bir “anahtar” olarak tanımlıyor ve “demokratik cumhuriyete sonuna kadar kapı aralandığını” söylüyor. Gerçekten de silahların bırakılması ile demokratik cumhuriyetin inşası arasında birbirini besleyen bir ilişki vardır: Silahın devreden çıkması demokratik siyasetin alanını genişletir; demokratik hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması da silahsızlanmayı kalıcı barışa dönüştürür.
Ne var ki bu ilişki kendiliğinden kurulmaz. Çıkarılacak yasa silah bırakmanın hukuki zeminini hazırlayabilir; fakat demokratik cumhuriyet tek bir düzenlemeyle, tek bir aktörün iradesiyle ya da devlet ile örgüt arasında varılan mutabakatla kurulamaz. Bunun için siyasal alanın bütünüyle özgürleşmesi, hukukun herkese eşit uygulanması ve toplumun karar süreçlerine katılması gerekir.
Çerçeve yasanın asıl önemi, Kürt meselesini çözmesinden değil, sorunu çatışma zemininden çıkararak siyaset ve hukuk alanına taşıma ihtimalinden kaynaklanıyor. Böylece demokratikleşmenin önündeki engeller artık silahların gölgesinde saklanamayacaktır.
Öcalan’ın gücü, sürecin imkânı ve sınırı
2012 yılında, insan hakları çalışması kapsamında alıkonulan askerlerin teslim alınması amacıyla Kandil’e gitmiştim. Orada PKK’nın üst düzey yöneticileriyle yaptığımız görüşmeler, örgütün iç işleyişini ve Abdullah Öcalan’ın kadrolar üzerindeki belirleyici konumunu yakından görmeme imkân verdi.
Kandil’de farklı değerlendirmeler, öncelikler ve taktik yaklaşımlar bulunabiliyordu. Ancak Öcalan’ın örgüt içindeki konumu bütün bunların üzerindeydi. Örgüt yöneticilerinin yaklaşımından, onun yalnızca cezaevindeki kurucu lider değil, siyasal ve stratejik yönü belirleyen esas otorite olarak görüldüğü açıkça anlaşılıyordu. Bugün PKK’nın fesih ve silah bırakma kararının Öcalan’ın çağrısıyla hayata geçirilebilmesi de o gün gözlemlediğim bu yapıyla uyumludur.
Öcalan’ın belirleyiciliği sürecin hem en büyük imkânı hem de üzerinde düşünülmesi gereken en önemli zaafıdır.
Çünkü bir örgütün silah bırakmasını mümkün kılan güçlü liderlik, demokratik siyasete geçişte yeni bir vesayete de dönüşebilir. Öcalan’ın sözü silahlı dönemi kapatabilir; ancak silahsız dönemin siyasal hayatı yine tek bir kişinin iradesine bağlanırsa demokratikleşme iddiası daha başlangıçta kendi çelişkisini üretir.
Öcalan, PKK’nın dağdan indirilmesinde ve silahlı yapının tasfiyesinde vazgeçilmez bir aktör olabilir. Fakat Türkiye’nin ve Kürtlerin demokratik geleceğinin tek kurucu öznesi olamaz. Barışın inşası; Meclisin, siyasi partilerin, sivil toplumun, Kürtlerin farklı siyasal ve toplumsal eğilimlerinin, çatışmalarda yakınlarını kaybedenlerin ve bütün yurttaşların katılımını gerektirir.
Demokrasi, Ankara ile İmralı arasında hazırlanıp topluma sunulacak bir idari proje değildir.
Tam da bu nedenle Öcalan’ın “demokratik cumhuriyet” sözü sorgulanmadan tekrarlanmamalıdır. Demokratik cumhuriyet kavramının içi nasıl doldurulacaktır? Eşit yurttaşlık hangi hukuki güvencelere bağlanacaktır? Kürtçenin kamusal hayattaki yeri ne olacaktır? Kayyım uygulamaları sona erecek midir? Yerel yönetimlerin yetkileri genişletilecek midir? Terörle Mücadele Kanunu’nun düşünceyi ve siyaseti cezalandıran hükümleri değiştirilecek midir? Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uygulanacak mıdır?
Bu soruların cevabı yoksa “demokratik cumhuriyet”, güçlü fakat içeriği belirsiz bir siyasal vaatten ibaret kalabilir.
Aynı eleştirel yaklaşım Kürt hareketi için de geçerlidir. Silah bırakmak yalnızca silahlı mensupların dağdan inmesi değildir. Silahın ürettiği siyasal kültürün de terk edilmesi gerekir. Katı hiyerarşi, lidere tartışmasız bağlılık, farklı düşünenleri dışlama, eleştiriyi ihanetle ilişkilendirme ve toplum adına toplumun üzerinde karar verme alışkanlığı devam ederse silahsızlanma demokratik dönüşüme ulaşamaz.
PKK’nın feshiyle birlikte Kürt siyaseti de kendisini yeniden düşünmek zorunda kalacaktır. Örgütsel vesayet kalktığında Kürt toplumunun kendi içindeki çoğulculuk daha açık biçimde ortaya çıkacaktır. Muhafazakârlar, sosyalistler, liberaller, milliyetçiler, dindarlar, kadın hareketleri, gençler ve örgütün siyasi çizgisiyle arasına mesafe koyan Kürtler daha görünür hâle gelecektir.
Kürtleri tek bir örgütün, tek bir partinin veya tek bir liderin temsil ettiği anlayışının sona ermesi de demokratik çözümün parçasıdır.
Otoriter bir çatışmasızlık mümkün mü?
Sürecin devlet tarafında da temel bir belirsizlik bulunuyor. İktidar, Kürt meselesini demokratikleşme sorunu olarak mı görüyor, yoksa yalnızca silahlı örgütün tasfiyesiyle tamamlanacak bir güvenlik dosyası olarak mı ele alıyor?
Şu ana kadar kullanılan dil, iktidarın ikinci seçeneğe daha yakın durduğunu gösteriyor. “Terörsüz Türkiye” söylemi bütün meseleyi terörün sona erdirilmesine indirgiyor. Oysa şiddetin ortadan kalkması elbette tarihsel bir kazanım olmakla birlikte, Kürt meselesinin yalnızca sonuçlarından birini ortadan kaldırır. Sorunun siyasal, kültürel, toplumsal ve hukuki nedenleri varlığını sürdürebilir.
Türkiye’nin çatışmasız fakat otoriter bir düzene geçmesi ihtimal dışı değildir.
İktidar, PKK’nın silah bırakmasını kendi başarısı olarak sunabilir; askerî ve ekonomik maliyetleri azaltabilir, bölgesel politikasını güçlendirebilir, Kürt seçmenin bir bölümünün desteğini almaya çalışabilir. Fakat aynı anda kayyım uygulamasını, siyasi tutukluluğu, yargı üzerindeki denetimini ve muhalefete yönelik baskıyı sürdürebilir.
Böyle bir tabloda silahlar susar; fakat demokratik cumhuriyet kurulmaz.
Bu çelişki yalnızca Kürt siyasetçilerin durumuyla da sınırlı değildir. Bir taraftan silahlı örgüt mensuplarının topluma ve siyasete dönüşünü sağlayacak hükümler hazırlanırken diğer taraftan seçilmiş belediye başkanları, muhalif siyasetçiler, gazeteciler ve insan hakları savunucuları yargı baskısıyla karşı karşıya kalıyorsa ortada bütünlüklü bir demokratikleşme iradesinden söz edilemez.
Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın durumu bu tutarsızlığın en belirgin örneğidir. Meclis’e gelmesi beklenen düzenlemenin her iki siyasetçiyi de doğrudan kapsamadığı anlaşılıyor. Bu durumda Kandil’den örgüt mensupları gelebilir, Avrupa’daki bazı isimlerin dönüş yolu açılabilir, cezaevlerindeki kimi PKK hükümlüleri serbest kalabilir; fakat silahlı mücadele yerine demokratik siyaseti savunan Demirtaş cezaevinde tutulmaya devam edebilir.
Demirtaş’ın serbest bırakılması, Erdoğan’ın sürece yapacağı bir jest veya yakacağı bir “yeşil ışık” olarak görülemez. Bu yaklaşım, hukuku yine tek bir kişinin takdirine bağlamak anlamına gelir. Demirtaş’ın özgürlüğü bir pazarlık başlığı değil, bağlayıcı yargı kararlarının ve hukuk devletinin gereğidir. Aynı ilke, siyasi nedenlerle özgürlüğünden mahrum bırakılan herkes için geçerli........
