Odysseia’nın çevirmeni Emily Wilson, Nolan’ın The Odyssey filmini topa tuttu: “Bu senaryonun herhangi bir bölümünü yazmış olmaktan utanırdım”
Son güncelleme: 28 Temmuz 2026 -
Odysseia’nın çevirmeni Emily Wilson, Nolan’ın The Odyssey filmini topa tuttu: “Bu senaryonun herhangi bir bölümünü yazmış olmaktan utanırdım”
Tercih edilen kaynak olarak ekle
İSTANBUL (Medyascope) – Homeros’un Odysseia destanını İngilizceye çeviren klasik filolog Emily Wilson, Christopher Nolan’ın 250 milyon dolarlık The Odyssey uyarlamasını oyuncu seçimlerinden kadın karakterlere, filmin savaş ve şiddet anlayışından Batı Sahra’daki çekimlerine kadar mercek altına aldı. “Bu senaryonun herhangi bir bölümünü yazmış olmaktan utanırdım” diyen Wilson’ın eleştirisini sizler için Türkçeleştirdik.
Christopher Nolan’ın 250 milyon dolarlık aksiyon filmi, bunaltıcı yaz sıcaklarından birkaç saatliğine kaçmak için eğlenceli bir seçenek. Nolan’ın alametifarikası haline gelen zaman sıçramalarını ve anlatıdaki ters köşeleri takip etmek görece kolay; üstelik hikâye içinde hikâyeler anlatan Odysseia’nın yapısına da uygun düşüyor. Ergenlik çağındaki çocuklarım filmi izlerken eğlendi. Nolan’ın diğer bazı filmlerinden farklı olarak The Odyssey sıkıcı değil; bunda, tamamen mahvedilmesi neredeyse imkânsız olan kaynak metnin büyük payı var. Tıpkı gösterişli bir 4 Temmuz havai fişek gösterisi gibi, ailece izlenebilecek görsel ve işitsel bir şölen. Anlatısal ve duygusal derinliği de aşağı yukarı aynı düzeyde.
Nolan, önceki filmlerinde olduğu gibi burada da zaman ve mekândaki kopuşlarla; sihir, hile, zanaat, teknoloji, rekabet, ikame, maskeler, iletişimsizlik, hatırladıklarımız ve unutmayı seçtiklerimizle ilgileniyor. Hayatta kalmak bir kez daha başlı başına bir zafer gibi sunuluyor. Yine uzun ve klostrofobik boğulma ya da boğulmanın eşiğine gelme sahneleri izliyoruz. Binaların alevlere teslim olduğu, araçların havaya uçtuğu teknik açıdan etkileyici sekanslarla karşılaşıyoruz. Bir erkek karakterin, kadın bir aşk nesnesini geri kazanmak ve/veya onun intikamını almak için verdiği umutsuz mücadeleye bir kez daha tanık oluyoruz.
Nolan’ın bu Homerosçu temalara duyduğu yakınlığın, onu yaratıcı açıdan yeni zirvelere taşımasını ve daha inandırıcı karakterler kurmasını ummuştum. Ancak The Odyssey, yönetmenin alışıldık görkem ve yüzeysellik karışımını sunuyor.
Odysseus’un ölüme mahkûm sağ kolu, sürekli endişeli olan Eurylochus’u canlandıran Himesh Patel’in Sirenler’in yanından güvenle geçmek için kullandığı türden bir balmumu tıkacım olmadığı için; sopaların, asaların, kılıçların ve birbirine çarpan zırhların, yıldırımların, dev dalgaların, homurtuların, çığlıkların, devrilen sarayların ve alev alev yanan tapınakların çıkardığı bütün o gürültüye maruz kaldım.
Fakat Sirenler’in —Yunan mitolojisinde Sirenum scopuli denen bir adada yaşadıklarına inanılan deniz yaratıkları — yanından geçirilirken gemi direğine bağlanan ve kulakları balmumuyla tıkanmamış Matt Damon’ın Odysseus’unun aksine, gemi enkazlarını ve kan göllerini en küçük bir duygusal sarsıntı yaşamadan izledim.
Gözlerim, hayvansever çağımıza uygun biçimde yavru halindeki sevimliliği iyice artırılan köpek Argos için bile dolmadı. Keşke filmde insan karakterlere de aynı özen ve ciddiyet gösterilseydi.
Homeros’un destanı zaten başlı başına bir uyarlamaydı. Şiir, o dönem için görece yeni bir teknoloji olan yazılı alfabeyi kullanarak mevcut mitolojik gelenekleri yeniden işledi. Bir savaş gazisinin eve dönüş hikâyesini, göçün, kolonileşmenin ve kentleşmenin belirleyici olduğu Arkaik Dönem’de Yunanca konuşan toplulukların karmaşık kaygılarına seslenecek biçimde yeniden şekillendirdi.
MÖ 7. yüzyıldaki bazı Yunan toplulukları oligarşiyle, bazılarıysa tek bir hükümdar tarafından yönetiliyordu. Destan, Odysseus’un yoldaşları ya da karısı Penelope’nin talipleri gibi erkek gruplarının ihtiyaç ve arzularıyla, hepsine hükmetmek ve kendi adına sonsuz bir şöhret kazanmak isteyen güçlü ve kurnaz tek bir adamın ihtiyaç ve arzuları arasındaki gerilimi anlatıyor.
Kültürel ve teknolojik dönüşüm çağında ortaya çıkan eser, hem zamanda hem de mekânda geriye dönme fantezisini ele alırken bunun tehlikelerini ve bedellerini de gözler önüne serer. Yabancılarla karşılaşmanın, onların evlerine girmenin, onları kendi evine kabul etmenin ya da kapı dışarı etmenin yarattığı zorluklarla boğuşur.
Bütün bunların günümüzle kurduğu bağlar açık. Nolan’ın filmi de bunların bazılarına ilginç, ancak dağınık biçimlerde değiniyor. Ne var ki filmin bakışı fazla karmaşık, karakterleri de büyük fikirler konusunda yarım ağızla verdiği sözleri yerine getiremeyecek kadar sığ kalıyor. Yine de büyük patlamaları ve devasa yaratıkları perdeye taşımakta oldukça başarılı.
Uyarlamaların aslına bir çeviriden beklenebilecek ölçüde sadık kalması gerekmez; hatta kalmamalı. En iyi uyarlamalardan bazıları kaynak metni kökten dönüştürür ya da ona açıkça direnir. Harold Bloom’un, önceki kuşakların eserlerine verilen “güçlü yanlış okumalar” adını verdiği şeyi ortaya koyar.
Euripides’in Helena’sı, Vergilius’un Aeneis’i, Milton’ın Kayıp Cennet’i, Joyce’un Ulysses’i, Walcott’ın Omeros’u, Atwood’un Penelopeia’sı, Madeline Miller’ın Ben, Kirke’si ya da Lisa Peterson’ın modern bir göçmen kampında geçen oyunu gibi Odysseia’ya verilmiş en unutulmaz yaratıcı yanıtlar, destanın yapısını, anlatısını ve değerlerini yeniden düşünür.
Nolan, teoride kendisinden beklenenin ve bunun taşıdığı risklerin farkında görünüyor. İlk uzun metrajı Following (1998), yabancıları zaman ve mekân boyunca izlemenin cazibesi ve tehlikeleri üzerine kurulmuş, güçlü bir siyah-beyaz gerilim filmiydi.
Following, başkalarını takip etmeye kalkışan kişinin, kendi zekâsına duyduğu yersiz güven dışında sağlam bir kimliği yoksa avcıyken ava dönüşmesinin çok daha muhtemel olduğunu öne sürüyordu.
Ama hangi baştan çıkarıcı seçeneklerden uzak durmak gerektiğini bilmek, gerçekten onlardan uzak durabilmekle aynı şey değil. Odysseus’un adamları da Güneş Tanrısı’nın kutsal sığırlarını öldürdüklerinde bunun bedelini ağır biçimde öğrenir.
Homeros’un Odysseus’u, kendi arzularını geçici olarak bastırabildiği için evine ulaşır: Et ve şaraba, karısına, evinin ve topraklarının denetimine, katliama, zamana ve unutulma tehdidine karşı zafer kazanmaya, sonsuza dek yaşayacak görkemli bir isme duyduğu arzusunu dizginleyebilir.
Nolan’ın The Odyssey’sinde ise hiçbir ölçülülük yok. Her saniye olaylarla, ışıklarla ve gürültüyle tıka basa doldurulmuş. Hiçbir şey insan ölçeğinde değil.
Nolan’ın görsel şovu, şarap rengindeki —burada mordan çok gri— denizin yükselen dalgalarının kahramanın gemisini yutmakla tehdit etmesi gibi, hikâyeyi bastırıp boğmak üzere.
Görsel açıdan bu Odyssey, sık sık 21. yüzyılın diğer beyazperde “destanlarını”, özellikle de Peter Jackson’ın Yüzüklerin Efendisi üçlemesini hatırlatıyor.
Ölüler Ülkesi’ne yapılan yolculuk bana Game of Thrones’ta Duvar’ın ötesine düzenlenen seferleri anımsattı. Filmin sonunda bir karakter “gün batımının ötesine yelken açmak” üzere yola koyuluyor; neredeyse herkesin bir anda Elfçe şarkı söylemeye başlamasını bekledim.
Filmde, Uberto Pasolini’nin The Return’ündeki (2024) şık ve sade anlatımdan eser yok. Filmin başrollerindee Ralph Fiennes ve Juliet Binoche vardı.
Tanrılara ya da özel efektlere ayıracak bütçesi olmayan Pasolini’nin filmi, Odysseia ve kahramanı bütün gösterişten arındırılıp yalnızca kaslarına ve aç kalbine indirgendiğinde geriye ne kaldığını sorgulamamızı sağlıyordu.
Nolan ise önümüze her şey dâhil bir açık büfe koyuyor.
Nolan’ın Odyssey’sindeki ırk gözetmeyen oyuncu seçimi, tahmin edilebileceği üzere bazı çevrelerce yerden yere vuruldu. Ancak bu tercihte ilerici hiçbir taraf yok.
Zendaya, Lupita Nyong’o, Himesh Patel, Corey Antonio Hawkins ve Travis Scott dâhil beyaz olmayan oyuncuların çoğu, dramadaki tek işlevi beyaz başkahramana yardım etmek olan “siyah en yakın arkadaş” karakterinin farklı versiyonlarını oynuyor.
Travis Scott, İthakalı ozan Phemius rolünde birkaç kelime haykırıp bir sopaya vuruyor ancak şarkı söylemesine, hikâye anlatmasına ya da lir çalmasına izin verilmiyor.
Vurmalı çalgıların hâkim olduğu müzikteki en melodik ses, Odysseus’un yayının gerilmesinden geliyor. Okçuyu bir müzisyen gibi resmeden bu güzel işitsel imge şiirden alınmış.
Lupita Nyong’o’nun Helena ve Klytaimnestra’yı canlandırdığı ikili rol ise son derece yetersiz yazılmış. Kadın kurbanlara ait birkaç kısa tabloyu —öfkeli bir anne, şiddet görmüş bir eş, pişmanlık duyan bir kadın— canlandırması için kendisine yalnızca birkaç dakikalık ekran süresi verilmiş.
Kaynak metin sayesinde filmde Nolan’ın diğer yapıtlarının çoğundan daha fazla kadın karakter var. Ancak şiirdeki karakterlerin aksine hiçbirinin söyleyecek fazla sözü yok.
Homeros’un Kalypso’su, tanrılar arasındaki çifte standartlar üzerine olağanüstü öfkeli, adeta operatik bir konuşma yapar: Erkek tanrılar canlarının çektiği herhangi bir ölümlü kadını kaçırabilir ve ona tecavüz edebilir ancak bir tanrıça aynı şeyi yapmaya kalktığında Zeus ve çevresindekiler hemen devreye girip onu engeller.
Bu, mitolojik “gerçeklerin” zekice ve komik biçimde çarpıtılmasıdır. Şiirin dinleyicileri, Kalypso’nun ölümlü kurbanını elinden alanın aslında öncelikle kadın bir tanrı olan Athena olduğunu bilir. Kalypso’nun şikâyetlerini dinleyen Hermes yalnızca habercidir.
Üstelik birkaç dize önce bize hatırlatıldığı üzere şafak tanrıçası Eos’un, Tithonos’u yanında tutmasına ilahi ataerki tarafından engel olunmamıştır.
Charlize Theron’ın Kalypso’su muhteşem görünüyor. Ancak ne öfkeleniyor ne komik olabiliyor ne de güçlü bir hatip. Perişan haldeki ölümlü sevgilisine karşı şehvetle yanıp tutuştuğunu da hiç görmüyoruz. Onun yerine uyuşturucular yardımıyla bitkin ve travma sonrası stres bozukluğu yaşayan Odysseus’un ruhunu yatıştıran, bölük pörçük keder hikâyesini nezaketle dinleyen ücretsiz bir terapistten ibaret.
Benzer biçimde Homeros’un Penelope’si, kılık değiştirmiş Odysseus’a avlusundaki kazların bir kartal tarafından öldürüldüğü rüyasını son derece canlı biçimde anlatır. Kartal, kazların Penelope’nin talipleri olduğunu ve yakında geri dönen kocası tarafından katledileceklerini söyler.
Fakat Penelope rüyasında ağlar. Bu, Odysseus’un geri dönüşüne ve tıpkı bir gelin gibi kocasını bekleyerek geçirdiği uzun dönemin sona ermesine karşı büyüleyici ölçüde ikircikli bir tepkiye işaret eder.
Nolan’ın Penelope’si ise rüya görmez.
Anne Hathaway’in yüzü her zamanki kadar etkileyici. Kadınların bölümünü ana salondan ayıran, zekice tasarlanmış dekorun perdesi ardından görüldüğünde güzel ve gizemli duruyor.
Fakat senaryo ona, nedenini bilmediğimiz bir şekilde Matt Damon’a özlem duymaktan başka yapacak hiçbir şey vermiyor.
Çiftin arasında kimya yok. Ortak hiçbir yanları da bulunmuyor.
Karısına son derece bağlı Odysseus, yolculukları boyunca onu temsil etmesi amaçlanan küçük bir oyuncak bebeğe sarılıyor; tıpkı Başlangıç’ta Leonardo DiCaprio’nun elinden düşürmediği topaç gibi.
Gerçek Penelope de bu oyuncaktan ancak biraz daha ilginç.
Tanrıları sinemada Titanların Savaşı türü bir gülünçlüğe düşmeden canlandırmak zordur. Dolayısıyla Nolan onları filmden çıkarmakla akıllıca davranmış olabilir.
Yeterince işlenmemiş Zendaya’nın Athena’sının bile savaşın savunmasız bir kurbanı ya da belki Odysseus’un vicdanının bir yansıması olduğu ortaya çıkıyor. Entrikacı ve kana susamış bir savaş tanrıçası değil.
Diğer tanrıçalar —Kalypso, fok kadın biçimindeki Sirenler, Kirke, Skylla ve Kharybdis— kısa süreliğine beliriyor. Ancak onların gerçekten tanrıça olduğunu anlamamız gerektiğini gösteren hiçbir işaret yok.
Poseidon, Hermes ve Helios hiç görünmüyor ama ürkütücü fırtınalar ve gemi kazaları var.
En sevdiğim anlardan biri, Zendaya’nın Damon’a tanrıların ölümlüler için anlaşılması güç olmadığını söylediği sahneydi:
“Gök gürültüsünü kim anlamaz? Ateşi kim anlamaz?”
Ne var ki film iki seçeneği birden istiyor.
Tanrılar yokmuş gibi davranılıyor ama gemi kazaları ve ölümler Poseidon’un oğlunun kör edilmesinin ve Güneş’in Sığırları’nın yenmesinin kaçınılmaz sonucu olarak sunuluyor.
Zeus’un yasasının hayati önem taşıdığı söyleniyor, ancak ortada Zeus yok.
Nolan’ın dünya tasavvuru, ne gerçek tanrıları ne de bizden gerçekten farklı olabilecek insanları içine alacak kadar geniş.
Devler var. Bunlar arasında burada tek başına yaşayan bir Kiklop olarak sunulan Polyphemos ve aşırı süslü giydirilmiş Laistrygonlar bulunuyor.
Samantha Morton’ın güçlü ve ayakları yere basan bir enerjiyle canlandırdığı Kirke, Hansel ile Gretel’in kulübesine yerleşmiş Baba Yaga’yı andırıyor.
Odysseus’un açgözlü adamlarını zaten oldukları domuzlara dönüştürmek için son derece zahmetli bir plastik cerrahi yöntemi kullanıyor.
Yalnızca bir lotus yiyici var. Ancak tahmin edilebileceği üzere unutkanlık ve hafıza kaybı teması yeni bir anlam kazanıyor.
Destanın en bilinen sahneleri göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor: Skylla ve Kharybdis gemiyi tehdit ediyor, Eurykleia Odysseus’un bacağındaki yara izini tanıyor, Antinoos kılık değiştirmiş kahramanımıza bir tabure fırlatıyor.
Destandaki bazı önemli bölümler ise tamamen çıkarılmış.
Film, Homeros’un Odysseus’unun maceralarını konuksever Phaiaklara anlattığı, yardımsever prenses Nausikaa’nın yurdu Skheria (Şeria) Adası’nı atlıyor.
Bu maksimalist filmde, Nausikaa’nın çamaşırlarını yıkaması ya da genç bir kızın evlilik hayalleri kadar sevimli, sıradan ve küçük ölçekli hiçbir şeye yer yok.
Damon’ın kır saçlı Odysseus’u ne usta bir hikâye anlatıcısı ne de flörtöz.
Daha önemlisi, dost canlısı, zengin ve kültürlü yabancı bir ülkenin filme dâhil edilmesi, yapımın zaten karışık olan temel önermesini daha da içinden çıkılmaz hale getirirdi.
Bu önermeye göre Miken Yunanistanı’nın Hollywood........
