menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kemal Can yazdı: Sol düşmanlığı ya da korkusu

12 0
yesterday

Son güncelleme: 12 Temmuz 2026 -

Kemal Can yazdı: Sol düşmanlığı ya da korkusu

Tercih edilen kaynak olarak ekle

Son yıllarda -özellikle Trump döneminde- “nereden çıktı şimdi bu” dedirtecek kadar fazla sol düşmanlığına, anti-komünist hezeyana tanık oluyoruz. Trump, ABD sağının kadim hassasiyetini seçim kampanyasında Demokratları “kızıl” olarak suçlamaya kadar ilerletmişti. İlk seçildiğinde, muhalefette kaldığı dönemde ve tekrar seçimi kazanırken kendisine itiraz edenleri hatta kurumları bile komünist diye etiketlemekte bir sakınca görmedi. Sürekli atıştığı ve kendisine eyvallah demeyen İspanya Başbakanı Sanchez’in sosyalist olması, Güney Amerika’da iyi anlaştığı isimlerin solcularla son derece arkaik argümanlarla mücadelesi, bu iddiasını destekleyen faktörler. Aslında ABD’deki anti-komünist hezeyanın Türkiye’den bakıldığında bildik gelen kısımları var. “Memleketin değerlerine yabancı olmak”, “servet düşmanlığı ve bozgunculuk” gibi değişmeyen suçlamaların, kültürel ya da yaşam tarzı sembolleriyle nasıl güçlü bir ötekileştirme propagandasına dönüştüğünü iyi tanıyoruz. Hiçbir zaman çok güçlü bir dalga haline gelmemiş hatta sağcıların da “zaten toplumsal karşılığı olmadığını” (sosyolojiye uymadığını) iddia ettiği bir siyasi akımın bütün zamanların en büyük tehdidi sayılması, ya sosyopatolojik bir mesele ya da istismar verimliliği yüksek.

Trump, 4 Temmuz’da ve NATO toplantısı sırasında da bu konuya -çok beğendiği sorularla açılan paslarla- özel bir yer ayırdı. Komünizmin birinci ve ikinci dünya savaşları döneminden bile daha yakın ve yüksek bir tehlike olduğundan bahsetti. Ancak Trump’ın bu iddiaları dile getirirken uyanıkça bulduğu ve anlaşılan pek beğendiği akıl yürütme biçimi, aslında bu korkunun gayet sahici tarafını açık ediyor. Arkasında dizilen ABD yöneticilerinin memnun sırıtmalarına neden olan “Komünizm satmak çok kolay. Ben en iyisi olurdum. Hayatınızın sonuna kadar bedava yaşayacaksınız demek çok cazip” sözleri, alternatifsizlik iddiasıyla kendini sürdürmeye çalışan sistemin (kapitalizmin) asıl tedirginliğinin “başka türlüsünün mümkün olduğunun” akıllara girmesi olduğunu gösteriyor. Sol veya daha kriminal görünsün diye komünizm; en zayıf zamanında, en küçümsendiği dönemde; yükselen bir eğilim olduğu için değil, sistemin yapısal krizi ve buna karşı oluşabilecek en temel itiraz noktalarına dokunma ihtimali yüzünden sürekli tehlike. Çünkü, senelerce reel sosyalizm deneyini başarısızlık veya kaçınılmaz kader kanıtı sayan kapitalizm, uzun süre rıza üretirken kullandığı özgürlük ve refah getirme palavrasını tamamen terk ederken çok daha kırılgan.

Dünya ve Türkiye’de sol

Hala güçlü bir sol damarın sürdüğü Latin Amerika’da sağ ve aşırı sağ iktidarların gördüğü destek ve ayakta kalmaya çalışan sol-sosyalist iktidarların gördüğü baskı, SSCB’nin çöküşüyle son çivisi çakıldığı düşünülen tabuttan yeni bir hayalet çıkmaması için. Sosyalizmin çıkar yol olmadığı fikrini, tartışılmaz tarihi bir hakikat haline çevirmenin yeni kanıtı olarak Güney Amerika sahnesi kullanılıyor. Elbette iktisadi, siyasi, stratejik bir sürü nedenle ABD’nin domine ettiği yeni düzene karşı uluslararası dayanışma ve caydırıcılık kabiliyetindeki zayıflama çok önemli unsur. Avrupa’da neoliberal siyasi mimariyle eşgüdümlü yürüyen -Tony Blair’in- “üçüncü yol”unun yeni versiyonları Macronculuk gibi nevzuhur akımlar, Yunanistan’daki Syriza fiyaskosu ve sosyal demokrasinin kalesi sayılan İskandinavya’daki eksen kayması tabloya eklenebilir. Avrupa, sistemin süreklilik arz eden krizinin sınıf isyanına dönüşmemesini, ırkçılık belasını köpürterek (besleyerek), anti-woke akımlar üreterek ve (ortaya atanın bile terk ettiği “tarihin sonu” gibi) kırk sene önceki aşağılama ezberleriyle ya da “alternatif mi var” diyerek idare etmeye çalışıyor. Neticede hem mevcut iktidarlar hem güçlenen ve yükselen muhalefet potansiyeli anlamında solun yakın “tehdit” oluşturacağı bir tablodan pek bahsedilemez ama “havada dolaşan hayalet” korkutuyor.

Türkiye’de durum biraz daha değişik. CHP’nin ne kadar solu temsil ettiği, buna niyeti olup olmadığı veya böyle sayılıp sayılmayacağı çok tartışmalı bir mesele ama “CHP zihniyeti” denilen sihirli sözcüğün “sol tehlikesiyle”, sağın -sistemle en kuvvetli bağı- anti-komünist siciliyle ciddi bir bağı olduğu açık. Bu pencereden bakıldığında, Sosyalist Enternasyonel üyesi Avrupa sol partileri arasında -2019-2024 arasındaki beş yıl içinde daha belirgin olarak- CHP’nin net ayrışan bir örnek olduğu ortada. Bugün sağcıların kendi karşılarında konumladığı, solcu olmasa bile solcu etiketinden en azından rahatsız olmayan –DEM içinde devam edenler de eklenerek hesaplanacak- seçmen potansiyeli, bambaşka bir siyasi iklimin yaşandığı 70’li yıllar (yüzde 40’lar) seviyesini aşabilir görünüyor. Böyle bakınca mahçup veya saldırgan sağcılar için yakın bir “sol” tehditten belki söz edilebilir. Fakat AKP ve Erdoğan’ın sürüklediği sağ refleks, sola karşı mücadelesini iktidar alternatifi haline gelmesi üzerinden kurmuyor. (Tabii Erdoğan’ın “alternatifsizlik” iddiasına halel gelmemesi önemli faktör) Aksine ekonomiden dış politikaya kadar hiçbir alanda “solun” yönetme kabiliyeti ve millette karşılığı olmadığı temalarına “devlet aklı” veya “yeni uluslararası düzen” gibi dayanaklar ekleniyor; Bahçeli, “bunlara devlet emanet edilmez” diyor.  

Rızanın yerini itaatin alışı 

Trump’ın dile getirdiği ve müesses nizam için solu tehdit haline getiren asıl mesele açısından Erdoğan iktidarı dışındaki bazı kesimler de teyakkuz halinde. En sık kullanılan tema, “sol” etiketinin potansiyel muhalefet seçmeni üzerinde daraltıcı etkisi olacağı. Kalabalık olmaktan ziyade güçlü bazı çevreler açısından ürkütücü olmamak, “beşli çete”, “boykot” gibi “tehlikeli” şeyleri fazla kullanmama gereği sık sık hatırlatılıyor. Halkın çıkarları karşısındaki bir avuç insanın çıkarlarının kollandığını söylerken, o “bir avucun” epey dar tarif edilmesine azami dikkat bekleniyor. Yıllardır devam eden eşitsizlik, haksızlık ve adaletsiz düzenin sadece iktidar değişikliğiyle düzeleceği daha fazlasını söylemenin ekstremist sayılacağı anlatılıyor. Hatta fıtrata uygunluk tartışmaları bile açılabiliyor. 2023’te kurumsal ittifak masasında gündeme gelen şimdi ise “yeni parti” ihtimali üzerinden yaşanan ağırlık ve etkinlik mücadelesi de bu tartışmaların tam üzerine yerleşiyor. Çünkü özellikle gençler ve yeni seçmen üzerine yapılan çalışmalardaki kafa karışıklığı çok belirgin. Bazı çevrelerin geleceğin siyasetini belirleyeceğini iddia ettiği yeni neslin düzene itiraz ederken gösterdikleri reflekslerle, bu itirazı adreslerken ya da hedefler koyarken kullandıkları tercihler arasında ciddi bir açı var. 

Serbest piyasa, ferdiyetçilik, liberalizm, sosyal demokrasi, neo-liberalizm, popülist otoriterlik; sürekli -zorunlu- kriz üretme ve bundan para kazanarak büyüme gibi zorlu bir yolculuğu, kalabalıklar için kabul edilebilir kılmanın, kapitalizmi bir mecburiyet halinde sunmanın formülleri. Bazen fıtrata yaslanan  (özcü) yaklaşımlarla, bazen katı rasyonalizmle açıklanan alternatifsizliğin yanına uzun yıllar boyunca refah ve özgürlük vaadi kondu. Sistemin kendiliğinden düzeltme ve denge kurma yeteneğine sahip olduğu söylendi. Ekonomik büyüme, tüketim patlaması, teknolojik gelişme, toplumsal tecrübe gibi sayısal artış olarak ölçülebilen her ilerleme onun başarısı olarak sunuldu. Bugün itibariyle defalarca tekrarlanan ve artık süreklilik arz eden yeni kriz şartlarında; dolaylı rıza üretme yöntemlerine, ya ihtiyaç duyulmuyor ya artık becerilemeyeceğine inanılıyor ya da masraflı bulunuyor. İtaat rızadan daha kolay elde edilebilir görülüyor. “Daha iyi olduğunu” kanıtlama yükümlülüğü herkesin önüne bir baraj olarak yerleştirilirken, kendini daha iyi olduğu için........

© Medyascope