İsmail Fatih Ceylan yazdı: Şule Yüksel Şenler’in okul hayatı
Son güncelleme: 6 Haziran 2026 -
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Şule Yüksel Şenler’in okul hayatı
6 Haziran 2026 Cumartesi
Babası Yüksel’e, “Küçük kara kızım” derdi. İstanbul’a geldiği ilk günlerde yaptıkları bir gezi, o zamanlar küçücük olduğu hâlde hiç aklından çıkmaz. Zaten annesi ve babası, bu geziyi hep anlatırdı.
Eminönü’ne gitmişlerdi. Galata Köprüsü’nde yürürlerken, Özer ve Örsel ağabeyleri balıkçıların yanına koşmuşlardı hemen. Balıkçılar oltalarını hızla yukarı çektikçe, ucunda yakalanmış balıkların havada çırpınması pek hoşlarına gitmişti.
“Baba baba, balıklara bak!” diye bağırıyorlardı.
İlk kez denizi gören Yüksel ise şaşkınlıkla, hayranlıkla mavi renge bürünmüş sulara, deniz üstünde dolaşan bir iki vapura bakıyordu. Köprüye öyle dayanmış, kendinden geçmiş hâlde gözlerini denizden alamıyordu.
Kucağında kardeşi Gülsel’i taşıyan annesi ile babası birbirlerine bakarak gülüşmüşler, yanına gelmişlerdi.
“Bak, bu deniz!” demişti babası. “Nasıl?”
Sevinç ve heyecanla cevap vermişti:
“Kocaman su, ne kadar büyük!”
Bunları söylerken kollarını koca koca açmıştı denizin ne kadar büyük olduğunu anlatmak için.
“Çok büyüük, çok kocamaaan!”
“Denize atayım mı seni ha?” dedi babası birden.
Şaka yaptığını anlayacak yaşta olmadığı için, şaşkın ve korku dolu bakışlarla baktı küçük kız.
“Hayıy baba, beni atma!”
Dudakları büzülmüştü.
“Boğulursan ne olur?”
Dudaklarını daha da büzmüş, gözleri yaşarmıştı.
“Annem ağlayy!” dedi.
Bu cevap pek şaşırtmıştı babasını. Öleceği için değil, annem ağlar diye korkuyordu çocuk. Yüksel, büyük bir endişeyle annesine sarılmıştı. Babası, bacaklarına sarıldığı annesinden onu alarak kucakladı.
“Sana hiç kıyar mıyız güzel kızım benim?” dedi. “Annesini de pek düşünürmüş.”
“Annem ağlayy” sözü hep gülümsetirdi babasını. Yıllarca bu hatırayı anlatır, “annem ağlayy” deyişini gülerek tekrarlardı. Özellikle babasının çok hoşuna giden bir hatıraydı bu.
Yüksel okula başlamadan okumaya meraklıydı. Bir şeyler öğrenmek için Özer ve Örsel ağabeylerinin peşinden ayrılmazdı. Bu merakı ağabeylerini bunaltsa da anne ve babanın hoşuna giderdi.
“Aferin benim kızıma, çalışkan, güzel, akıllı kızım!” derlerdi. Okula başlamadan, neredeyse Özer ağabeyinden yazı yazmayı öğrenmişti. Ders yaparken de başında dikilir, bir kâğıt, bir kalem alıp onun yaptıklarını yapmaya çalışırdı. Bazen ağabeyi ondan kaçar, Yüksel peşinden giderdi.
“Okul bir an önce başlasın” derdi sık sık; bazen neden okula gidemiyorum diye ağlardı da. Ağabeylerine takılıp okula gitmeyi çok istiyordu. O yüzden okula başlayınca dünyalar onun olmuştu. Daha ilk günlerden öğretmeni bu okuma hevesini fark etmiş, hele yazmayı öğrendiğini anlayınca şaşırmış, hayret etmişti.
Okulu, öğretmeni, çocukları seviyordu; dünyanın en mutlu insanıydı. Okula başladığından birkaç ay sonra, öğretmeni bir çocuk göndererek annesini çağırdı. Annesi çağrılmasının sebebini söylemeyen çocuğa geleceğini söyledi ama epey kaygılandı.
Bu kızın sınıf atlaması lâzım
Okul evlerine çok uzakta sayılmazdı. Bacalarından duman tüten okul binasına girip koridorlarda koşuşturan çocukların arasından geçerek sınıfın kapısını çalarak açtı. Önce çocuklara göz attı, sonra kızını gördü. Yüksel’i görünce rahatlamış gibiydi.
“Beni çağırtmışsınız,” diye öğretmene döndü.
“Umran Hanım, öğretmenler odasına girelim” dedi öğretmen. Öğretmenler odasına geçtiler. “Biz Yüksel kızımızdan çok memnunuz. Bütün öğretmenler hayran ona.”
Umran Hanım bu sözler üzerine rahatladı ve memnun oldu.
“Böyle öğrenci gönderip çağırınca endişelendim ve merak ettim.”
“Yüksel kızımız çok başarılı. Şimdiden üçüncü sınıf seviyesinde. Yazısı, okuması çok iyi. Diğer öğretmenlere de kızınızı anlata anlata bitiremiyorum. Yüksel’in kesinlikle sınıf atlaması lâzım.”
Öğretmen sözüne devam etmeden:
“Hayır!” dedi Umran Hanım.
Öğretmen çok şaşırdı.
“Ben çocuğumun bütün sınıfları okuyarak, arkadaşlarıyla o tadı alarak geçmesini istiyorum. Böyle olması, onun için daha iyi.”
“Kesinlikle olmaz öğretmen hanım. Çok memnun oldum, kızımla gurur duydum, size de çok teşekkür ederim ama lütfen ısrarcı olmayın. İnanın böylesi daha iyi.”
Öğretmen birkaç kere daha ısrar ettikten sonra söyleyecek bir söz bulamadı. Sonradan bu olayı Yüksel’e anlattı. “Senin çalışkanlığının ve yaşından büyük meziyetlerinin nereden geldiği belli,” dedi.
İlkokul hayatından hatıralar
Yüksel, ailenin ilk kızı olduğu için ailesi üzerine titriyordu. Yükselmekten, ilerlemekten esinlenerek Yüksel adı verilen kız, Şenler ailesinin mutluluk kaynağıydı. Dünyaya gelişinin sevincinin üstüne, altı ay sonra Atatürk’ün ölüm haberi gelince sevinç ve üzüntü birbirine karışmıştı. Aile Atatürk’e, devrimlere, çağdaşlığa bağlı bir aileydi. “Ülke bundan sonra düzelmez, devrimlere sahip çıkan olmaz” kaygısı taşıyorlardı. O yüzden çocuklarını cumhuriyet ilkelerine bağlı yetiştirmek en büyük hedefleriydi.
Okul zamanı gelince okumayı öğrenmek için sabırsızlanan Yüksel, büyük bir şevkle okula başladı. Birinci sınıfta, daha ilk günlerde kendini gösterdi. Özer ağabeyinin anlattıklarını sünger gibi emdiği için okulda çok başarılıydı. Başına ekşidiği, peşinden koştuğu, yaptıklarını kendi kâğıdına yapmaya çalıştığı Özer’den çok şeyler kapmıştı.
O zamanlar birinci sınıfta çizgiler çizilir, büyük harfler yazılırdı. Üçüncü sınıfta ancak el yazısına geçilirdi. Yüksel daha okula başlamadan büyük harfler yazmayı ağabeyinden öğrendiği için, oyuncak gibi geliyor, el yazısını çok güzel yazıyordu. Öğretmen tahtaya yazılacakları Yüksel’e yazdırıyordu.
Öğretmenler Yüksel’e adıyla değil soyadıyla sesleniyorlardı. İki ağabeyi de aynı okulda okuduğu için “Küçük Şenler”di Yüksel’in adı. Örsel abisi üçüncü, Özer ağabeysi beşinci sınıftaydı.
Bir gün Örsel abisinin üçüncü sınıfından bir çocuk geldi, öğretmenin kulağına bir şeyler söyledi. Öğretmen Yüksel’e bakarak seslendi.
“Şenler kalk, üçüncü sınıfa git. Öğretmen seni çağırıyormuş.”
Yüksel büyük bir merakla Örsel ağabeyinin sınıfına gitti. Gördüğü manzara çok şaşırtıcıydı. Sınıftaki çocuklar bir utanç içinde, kızararak suçluymuş gibi oturuyorlardı. Bir çocuk ise tahtanın önünde elinde kitapla dikiliyordu.
“Gel küçük Şenler,” dedi. “Bu arkadaşın elindeki kitabı al, açık olan sayfayı oku.”
Yüksel kitabı alıp “Arılar” başlıklı bir buçuk sayfalık yazıyı tane tane, anlamlarının hakkını vererek kusursuz okudu.
“Peki küçük Şenler, okuduğun yeri bize anlatabilir misin?”
“Evet öğretmenim” diyen Yüksel anlatmaya başladı. Neredeyse okuduğu yeri aynen ezberine almış gibiydi.
“Teşekkür ederim,” dedi öğretmen. Yüksel’in alnından öptü. “Aferin sana. Yalnız senden bir isteğim daha var.”
Ayakta dikilen çocuğu gösterdi.
“Şu arkadaşın karşısına geç. Olanca hızınla yüzüne tükür.”
Yüksel kendini çok kötü hissetti ve ağlamaya başladı.
“Yapamam öğretmenim.”
“Tükür Şenler, ben izin veriyorum!”
“Hayır!..” diyen Yüksel ağlayarak dışarıya kaçıp sınıfına gitti. Öğretmenine bile anlatmadı.
Yüzüm yanık ama seni seviyorum
O günlerde Yüksel’i derinden etkileyen bir gelişme daha yaşandı. Kırk yaşlarındaki öğretmen hanımın tayini çıkmıştı.
“Çocuklarım, ben gitmek zorundayım. Benim yerime başka bir öğretmen ders anlatacak size.”
O kadar üzüldü ki sıraya kapanıp “Gitmeyin öğretmenim!” diyerek ağlamaya başladı. Bütün sınıf üzgündü. Yüksel hem ağlıyor hem “Başka öğretmen istemiyorum” diye bağırıyordu.
“Başka okulda öğretmeni olmayan öğrenciler varmış yavrum…” diyen öğretmeni dinlemiyorlardı. O sırada yeni öğretmen sınıfa girdi.
“Bak Şenler, yeni öğretmeniniz geldi. Baksana ne kadar güzel, ne kadar tatlı!..”
Ağlayan Yüksel başını kaldırıp yeni öğretmene bakınca öğretmenin yüzündeki yanık bir lekeyi gördü.
“Yanağı da yanıkmış!..” diyerek tekrar sıraya kapanarak ağlamaya devam etti.
Yeni öğretmen Yüksel’in yanına gelerek saçlarını okşadı.
“Biz seninle çok iyi arkadaş olacağız, biliyor musun?” dedi. “Yüzüm yanık ama seni çok seviyorum.”
Yüksel utandı. Ve yeni öğretmeniyle gerçekten de arkadaş gibi oldular.
Bir gün Özer’in beşinci sınıfından öğretmeni Yüksel’i çağırdı. Daha önceki olayın benzeri olacağı endişesiyle gitmek istemedi ama itiraz da edemedi. Çekinerek sınıfa girdi.
Tahtada uzunca bir problem vardı. Öğretmen:
“Küçük Şenler, oku problemi!” dedi.
Uzun problem oldukça çetrefelliydi. Birkaç defa okudu. Bir gariplik vardı ama anlayamıyordu. Biraz düşündükten sonra konuştu:
“Öğretmenim, bu problemde tuhaflık var; bence yanlış bir problem. Bana kalırsa yanlış problem olduğu akıllarına gelmediği için arkadaşlar problemi çözemiyor.”
Öğretmen gözleri parlayarak sordu:
Yüksel anlatmaya başladı. Bitirince öğretmen gülümseyerek kürsüden indi ve Yüksel’i sımsıkı kucakladı.
“Aferin kızım sana. Sınıftakiler çözemeyince ‘Utanın, utanın!’ dedim ve ‘Gidin birinci sınıftan küçük Şenler’i bana çağırın’ diye seni çağırttım. Kızım, seni üçe değil beşinci sınıfa almamız lâzımmış.”
Bu olanlar Yüksel’i sevindirmiyor, hatta üzüyordu. Yeni gelen öğretmeni durumu fark edince Yüksel’i hem çok takdir etti hem de çok sevdi. Teneffüslerde bile koluna giriyor, arkadaş gibi sohbet ediyordu.
İlerleyen zaman içerisinde dostlukları devam etti. Hasta olduğu zaman ziyaretine geldi. Bir ara derste hem ders yapıyor hem de masada beyaz iplikle bir şeyler örüyordu. Epey ördükten sonra Yüksel’e getirdi.
“Bunu sana ördüm, derslerindeki başarıların için,” dedi. Dantel örmüş, kolalayıp getirmişti. Yüksel mahcup oldu ama çok da memnun kalmıştı.
Aile sıkıntıya düşünce
Umran Hanım kızını çok güzel giydiriyordu. Siyah saten önlük, altında bembeyaz çorap ve ayakkabı Yüksel Şenler’e çok yakışıyordu. Pırıl pırıldı her şeyi.
Süleymaniye’de yaşarlarken daha sonra Laleli’ye taşındılar. Orada Koca Ragıp........
