Toplum ve Siyaset (12) | Gilles Kepel: “Ortadoğu yeniden şekilleniyor; Körfez’in varoluşu derinden sarsılıyor”
Son güncelleme: 13 Mart 2026 -
Toplum ve Siyaset (12) | Gilles Kepel: “Ortadoğu yeniden şekilleniyor; Körfez’in varoluşu derinden sarsılıyor”
Toplum ve Siyaset söyleşilerinde bu hafta Gülener Kırnalı’nın yine çok özel bir konuğu var. Dünyaca ünlü Fransız siyaset bilimci ve Ortadoğu uzmanı Gilles Kepel.
Gilles Kepel; özellikle siyasal İslam, Ortadoğu siyaseti, İslam sosyolojisi ve geniş bölgenin jeopolitiği üzerine çalışmalarıyla bilinen bir siyaset bilimci. Aynı zamanda Ortadoğu konusunda dünyada en çok referans verilen isimlerden biri.
Bilmeyenler için şunu da ekleyelim: Türkçeye çevrilen ve çok ses getiren kitapları arasında Allah’ın Batısında (Metis), Tanrının İntikamı (İletişim), Cihat: İslamcılığın yükselişi ve gerilemesi (Doğan Kitap), Fitne: İslam’ın merkezinde savaş (Doğan Kitap) gibi eserleri bulunuyor.
Toplum ve Siyaset programının bu özel söyleşisinde Gilles Kepel; iki haftadır süren İran savaşını ve bu savaşın bölgesel ve küresel etkilerini her yönüyle ele alıyor. Özellikle Körfez ülkeleri üzerindeki yansımalarını, ABD ve İsrail’in bu savaş içindeki konumlarını ve savaş dinamiklerine bağlı olarak Ortadoğu’da ve dünyada şekillenmekte olan yeni güç dengelerini değerlendiren Gilles Kepel, söyleşinin son kısmındaysa Türkiye’nin bu yeni denklem içindeki rolüne dair kapsamlı analizlerini ve öngörülerini paylaşıyor.
Videonun tam metnini sizlerle paylaşıyoruz:
“Ortadoğu’da 1979’da başlayan bir sayfa kapanıyor”
Merhaba, bu yoğun temponuz içerisinde davetimi kırmayıp geldiğiniz ve bugün bizimle olduğunuz için çok teşekkür ederim. Ele alacağımız çok sayıda konu var. Elbette devam eden savaşı, savaşın gidişatını, bölgesel ve küresel yansımalarını konuşacağız. Ortadoğu’dan ABD’ye, Avrupa’dan Çin’e kadar konuşacak çok şey var. Hazır sizi yakalamışken tüm dünyayı meşgul eden bazı büyük soruları ardı ardına sormak istiyorum, izin verirseniz. Kuşkusuz bu savaşın analiz edilmeye muhtaç çok sayıda boyutu var. Ancak izin verirseniz en temel sorulardan biriyle; büyük resme dair bir soruyla başlamak istiyorum: Sizce tanıklık ettiğimiz bu savaş kabaca İran etrafında şekillenen bir savaş mı, yoksa neredeyse Soğuk Savaş’ın sonundan beri var olan Ortadoğu düzeninin tarihsel bir dönüşümünün başlangıcına mı tanıklık ediyoruz? Hatta bildiğiniz gibi bazı uzmanlar üçüncü bir dünya savaşının hayaletinden söz ediyor. Bu yorum size abartılı mı görünüyor, yoksa siz de uluslararası sistemde derin bir dönüşümün içinde olduğumuzu mu düşünüyorsunuz?
Öncelikle davetiniz için çok teşekkür ederim. Uzun zamandır tanıdığım ve çok da takdir ettiğim Medyascope ekranlarında yeniden olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Sorunuza gelirsek; belki de “üçüncü dünya savaşı demek” biraz aceleci bir değerlendirme olur. Ancak bugün Ortadoğu’nun yaşadığı sarsıntı; eğer İran rejiminde bir dönüşüm gerçekleşirse, aynı zamanda uluslararası sistemdeki bir dönüşümün de parçası olacaktır. Bu, yalnızca iktidardaki Donald Trump’ın mevcut kuralların büyük bölümünden kendisini azat etmiş olmasıyla ilgili değil. Artık NATO’nun var olup olmadığını bile tam olarak bilmiyoruz; varsa bile ABD tarafından yürütülen bir tür mali haraç mekanizması gibi görünüyor. Keza Trump’ın “Barış Konseyi” bağlamında Birleşmiş Milletler’in herhangi bir rolü olup olmadığını da artık pek bilmiyoruz. googletag.cmd.push(function() { googletag.display('inline_ad'); }); Ancak çok çarpıcı olan şey şu ki bugün İran’da kapanmakta olan sayfa, 47 yıl önce, 1979’da başlayan bir zaman diliminin parçası niteliğinde. Yani şu soru büyük bir önemle ortada duruyor: İran İslam Cumhuriyeti bölgede istikrarsızlaştırıcı rolünü sürdürmeye devam edecek mi? Nitekim bölgede siyasal İslam’ı merkezî konuma yerleştiren de İran İslam Cumhuriyeti olmuştur, ister Şii olsun ister Sünni, ya da ister ikisinin bir karışımı olsun… Ve elbette İran rejiminin düşmesi bu açıdan, tüm kartları yeniden dağıtacaktır. Bir başka kronolojiye bakarsak şunu da görmek gerekiyor: şu anda yaşananlar bir bakıma 7 Ekim 2023’te Yahya Sinvar tarafından başlatılan, Hamas’ın pogrom niteliğindeki baskınıyla başlayan sürecin bir devamı niteliğinde. Bugün hâlâ bunun Sinvar’ın kendi kararı olup olmadığını bilmiyoruz. İsrail’in güneyinde 1200 kişinin öldürülmesi ve 250 kişinin rehin alınmasıyla İsrail’i yok edebileceğini ya da kalıcı biçimde zayıflatabileceğini düşünüp düşünmediğini de bilmiyoruz. Ya da bunun bir blöf, bir aşırılık eylemi olup olmadığını ve o sırada İran lideri Hamaney’den izin alıp almadığını da bilmiyoruz. Ya da bunun doğrudan İran rejimi tarafından istenmiş bir şey olup olmadığını da… Ki bu son ihtimal görece daha az olası görünmektedir.
Öncelikle davetiniz için çok teşekkür ederim. Uzun zamandır tanıdığım ve çok da takdir ettiğim Medyascope ekranlarında yeniden olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum.
Sorunuza gelirsek; belki de “üçüncü dünya savaşı demek” biraz aceleci bir değerlendirme olur. Ancak bugün Ortadoğu’nun yaşadığı sarsıntı; eğer İran rejiminde bir dönüşüm gerçekleşirse, aynı zamanda uluslararası sistemdeki bir dönüşümün de parçası olacaktır. Bu, yalnızca iktidardaki Donald Trump’ın mevcut kuralların büyük bölümünden kendisini azat etmiş olmasıyla ilgili değil. Artık NATO’nun var olup olmadığını bile tam olarak bilmiyoruz; varsa bile ABD tarafından yürütülen bir tür mali haraç mekanizması gibi görünüyor. Keza Trump’ın “Barış Konseyi” bağlamında Birleşmiş Milletler’in herhangi bir rolü olup olmadığını da artık pek bilmiyoruz.
Ancak çok çarpıcı olan şey şu ki bugün İran’da kapanmakta olan sayfa, 47 yıl önce, 1979’da başlayan bir zaman diliminin parçası niteliğinde. Yani şu soru büyük bir önemle ortada duruyor: İran İslam Cumhuriyeti bölgede istikrarsızlaştırıcı rolünü sürdürmeye devam edecek mi? Nitekim bölgede siyasal İslam’ı merkezî konuma yerleştiren de İran İslam Cumhuriyeti olmuştur, ister Şii olsun ister Sünni, ya da ister ikisinin bir karışımı olsun… Ve elbette İran rejiminin düşmesi bu açıdan, tüm kartları yeniden dağıtacaktır.
Bir başka kronolojiye bakarsak şunu da görmek gerekiyor: şu anda yaşananlar bir bakıma 7 Ekim 2023’te Yahya Sinvar tarafından başlatılan, Hamas’ın pogrom niteliğindeki baskınıyla başlayan sürecin bir devamı niteliğinde. Bugün hâlâ bunun Sinvar’ın kendi kararı olup olmadığını bilmiyoruz. İsrail’in güneyinde 1200 kişinin öldürülmesi ve 250 kişinin rehin alınmasıyla İsrail’i yok edebileceğini ya da kalıcı biçimde zayıflatabileceğini düşünüp düşünmediğini de bilmiyoruz. Ya da bunun bir blöf, bir aşırılık eylemi olup olmadığını ve o sırada İran lideri Hamaney’den izin alıp almadığını da bilmiyoruz. Ya da bunun doğrudan İran rejimi tarafından istenmiş bir şey olup olmadığını da… Ki bu son ihtimal görece daha az olası görünmektedir.
“7 Ekim, İran’ın kurduğu vekil sistemini çökertti”
Bana öyle görünüyor ki İran kendisini korumak ve bir caydırıcılık gücü oluşturmak için “proxy”lerden, yani vekillerden oluşan bir sistem kurmuştu. Bu sistem tam da bugün yaşanan şeyi, yani İran’ın İsrail ve ABD tarafından doğrudan bombalanmasını engellemek içindi. Ancak bu sistem, Haziran 2025’te yaşanan meşhur on iki günlük savaşa giden yolu açtı ve bununla birlikte de farklı bir istikamete evrildi. Nitekim İran, “Marg bar Esrâil, marg bar Âmrika” (“İsrail’e ölüm, Amerika’ya ölüm”) şeklindeki meşhur sloganını İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasal kimliğinin temel unsurlarından biri haline getirmişti. Ancak işin ilginç tarafı şu ki; İsrail’e karşı savaşmayı İran kanının son damlasına kadar değil, Arap kanının son damlasına kadar sürdürmeye hazırdı. İşte bu nedenle bütün bir sistem kurulmuştu. Öncelikle Beşar Esad rejimi üzerinden bir aktarım hattı oluşturulmuştu ve bu hat üzerinden İsrail’i tehdit eden Lübnanlı Şii Hizbullah’a çok güçlü silahlar ulaştırılıyordu. Eğer Amerika ya da başka bir güç İran’a saldırmak isteseydi, İsrail’in çok büyük bir risk altında olacağını biliyorlardı. Ancak Sinvar 7 Ekim’de “Aksa Tufanı Operasyonu”nu başlattığında, bütün bu sistem çözülmeye başladı. Kuşkusuz bu saldırı, ilk aşamada İsrail için korkunç bir şoktu. Fakat hemen sonrasında Gazze’ye yönelik baskı ve bombardımanlar geldi; yaklaşık 70 bin kişi hayatını kaybetti. Bu durum İsrail’in dünya kamuoyundaki imajı açısından büyük bir sorun yarattı ve uluslararası mahkemelerin ve kamuoyunun İsrail devletine karşı dönmesine yol açtı. Ancak yavaş yavaş Hamas yok edildi, liderleri ortadan kaldırıldı ve Gazze Şeridi bugün bir yıkım ve harabe alanına dönüştü. Ardından Eylül 2024’te tuzaklanmış çağrı cihazları (pager) olayı ve Nasrallah’ın ölümüyle birlikte Hizbullah’ın yıkımı gerçekleşti. Bu da daha sonra Suriye rejiminin çökmesine yol açtı; eski cihatçı Ebu Muhammed Colani, şimdiki adıyla Ahmed el-Şara iktidarı ele geçirdi ve Erdoğan’ın Türkiye’si tarafından güçlü biçimde desteklendi. Dolayısıyla İran sisteminin ciddi biçimde zayıfladığını ve artık doğrudan birinci cepheye dönüştüğünü görüyoruz. Artık önünde onu koruyan diğer cepheler kalmadı. Bu süreç de Haziran 2025’teki on iki günlük savaşa giden yola kapı araladı. Bu savaşın amacı İran’ın nükleer silah elde etmesini engellemekti ancak bu nihai amaca tam olarak ulaşılamadı. Bugün bir bakıma bu ilk çatışma aşamasının bir uzantısını izliyoruz. Bu uzantı yalnızca tüm bölgeyi, özellikle de Basra Körfezi’ni değil, aynı zamanda yeniden Lübnan’ı da rehin almış durumda. Bu aslında bir sürprizdi, çünkü birçok kişi Hizbullah’ın tamamen etkisiz hâle getirildiğini düşünüyordu. Oysa İran Devrim Muhafızları’nın İsrail’e saldırabilecek bir silah sistemini yeniden kurmayı başardıklarını ve İsrail’i vurabildiklerini gördük.
Bana öyle görünüyor ki İran kendisini korumak ve bir caydırıcılık gücü oluşturmak için “proxy”lerden, yani vekillerden oluşan bir sistem kurmuştu. Bu sistem tam da bugün yaşanan şeyi, yani İran’ın İsrail ve ABD tarafından doğrudan bombalanmasını engellemek içindi. Ancak bu sistem, Haziran 2025’te yaşanan meşhur on iki günlük savaşa giden yolu açtı ve bununla birlikte de farklı bir istikamete evrildi.
Nitekim İran, “Marg bar Esrâil, marg bar Âmrika” (“İsrail’e ölüm, Amerika’ya ölüm”) şeklindeki meşhur sloganını İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasal kimliğinin temel unsurlarından biri haline getirmişti. Ancak işin ilginç tarafı şu ki; İsrail’e karşı savaşmayı İran kanının son damlasına kadar değil, Arap kanının son damlasına kadar sürdürmeye hazırdı. İşte bu nedenle bütün bir sistem kurulmuştu. Öncelikle Beşar Esad rejimi üzerinden bir aktarım hattı oluşturulmuştu ve bu hat üzerinden İsrail’i tehdit eden Lübnanlı Şii Hizbullah’a çok güçlü silahlar ulaştırılıyordu. Eğer Amerika ya da başka bir güç İran’a saldırmak isteseydi, İsrail’in çok büyük bir risk altında olacağını biliyorlardı. Ancak Sinvar 7 Ekim’de “Aksa Tufanı Operasyonu”nu başlattığında, bütün bu sistem çözülmeye başladı.
Kuşkusuz bu saldırı, ilk aşamada İsrail için korkunç bir şoktu. Fakat hemen sonrasında Gazze’ye yönelik baskı ve bombardımanlar geldi; yaklaşık 70 bin kişi hayatını kaybetti. Bu durum İsrail’in dünya kamuoyundaki imajı açısından büyük bir sorun yarattı ve uluslararası mahkemelerin ve kamuoyunun İsrail devletine karşı dönmesine yol açtı.
Ancak yavaş yavaş Hamas yok edildi, liderleri ortadan kaldırıldı ve Gazze Şeridi bugün bir yıkım ve harabe alanına dönüştü. Ardından Eylül 2024’te tuzaklanmış çağrı cihazları (pager) olayı ve Nasrallah’ın ölümüyle birlikte Hizbullah’ın yıkımı gerçekleşti. Bu da daha sonra Suriye rejiminin çökmesine yol açtı; eski cihatçı Ebu Muhammed Colani, şimdiki adıyla Ahmed el-Şara iktidarı ele geçirdi ve Erdoğan’ın Türkiye’si tarafından güçlü biçimde desteklendi.
Dolayısıyla İran sisteminin ciddi biçimde zayıfladığını ve artık doğrudan birinci cepheye dönüştüğünü görüyoruz. Artık önünde onu koruyan diğer cepheler kalmadı. Bu süreç de Haziran 2025’teki on iki günlük savaşa giden yola kapı araladı. Bu savaşın amacı İran’ın nükleer silah elde etmesini engellemekti ancak bu nihai amaca tam olarak ulaşılamadı. Bugün bir bakıma bu ilk çatışma aşamasının bir uzantısını izliyoruz. Bu uzantı yalnızca tüm bölgeyi, özellikle de Basra Körfezi’ni değil, aynı zamanda yeniden Lübnan’ı da rehin almış durumda.
Bu aslında bir sürprizdi, çünkü birçok kişi Hizbullah’ın tamamen etkisiz hâle getirildiğini düşünüyordu. Oysa İran Devrim Muhafızları’nın İsrail’e saldırabilecek bir silah sistemini yeniden kurmayı başardıklarını ve İsrail’i vurabildiklerini gördük.
“Milyarlarca dolarlık savunma sistemi 10 bin dolarlık ‘yoksul silahlarıyla’ sarsılıyor”
Ama bugün gördüğümüz en önemli şey şu: bugün İran’ın elindeki başlıca araç, Körfez’in öte yakasındaki Arap petrol monarşilerine -Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Katar ve Kuveyt’e- saldırabilme kapasitesi. Ve bunu “yoksulların silahlarıyla” yapmaktadırlar: en fazla 10 bin ya da 50 bin avroya mal olan dronlarla. Bu dronlar bugün Katar’ın sıvılaştırılmış gaz sevkiyatını durdurmayı, Hürmüz Boğazı’nı bloke etmeyi ve özellikle de İranlıların bugün açıkça söyledikleri gibi dünya dijital ekonomisini hedef almayı mümkün kılıyor. Bunu da yapay zekâ alanındaki büyük küresel şirketlerin — hem Batılı hem Çinli — veri merkezlerini ve iletişim merkezlerini dronlarla vurarak yapıyorlar. Zira bu şirketler bu bölgelerdeki ucuz enerjiden yararlanıyordu. Dolayısıyla çatışmanın nasıl bölgeselleştiğini, farklı tarihsel perspektiflere yerleştiğini görüyoruz. Bugün bu çatışma öyle bir boyuta ulaştı ki artık daha da kötüleşmesi ancak farklı bir zaman ritmine ve hıza bağlı. İsrail ve ABD çatışmanın hızlı bir şekilde sona ermesine ihtiyaç duyuyor; çünkü çok büyük bir askerî üstünlüğe sahipler, ancak bu üstünlük sonsuza kadar sürmeyecek. Mühimmatları tükeniyor ve hızla tükenen Patriot füzelerinin ya da bombaların yerine konması çok maliyetli. Buna karşılık İran çatışmanın sürmesini istiyor; çünkü hâlâ önemli miktarda drona sahip ve Arap devletlerinin İsrail ve ABD üzerinde savaşı durdurmaları için baskı kuracağını düşünüyor. Dolayısıyla bir bakıma bir hız yarışının içindeyiz; her taraf farklı bir yöne doğru çekiyor. Aynı zamanda şu soru da ortaya çıkıyor: İran rejimi bombardımanlara dayanabilecek mi? Rejim kendi toplumundan tamamen kopmuş durumda; bunu Mücteba Hamaney’in yeni dini lider olarak belirlenmesi de gösteriyor. Bu da din adamlarının artık toplumun tamamına hitap edebilme kapasitesinin kalmadığı anlamına geliyor; gerçekten de Devrim Muhafızları kendi içlerine kapanmış durumdalar. Ayrıca lider olmasından bu yana Mücteba Hamaney’i görmedik; yaralı olduğu söyleniyor ve bu durum bazı İranlı diplomatlar tarafından da doğrulandı. Sonuç olarak bugün giderek artan bir şiddet süreci içindeyiz ve bu sürecin nasıl gelişeceği ya da nereye varacağı konusunda bugün bir fikrimiz yok. Buna rağmen, şu anda İsrail ve ABD ile İran arasındaki güç dengesizliğinin son derece büyük olduğu da ortada.
Ama bugün gördüğümüz en önemli şey şu: bugün İran’ın elindeki başlıca araç, Körfez’in öte yakasındaki Arap petrol monarşilerine -Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Katar ve Kuveyt’e- saldırabilme kapasitesi. Ve bunu “yoksulların silahlarıyla” yapmaktadırlar: en fazla 10 bin ya da 50 bin avroya mal olan dronlarla. Bu dronlar bugün Katar’ın sıvılaştırılmış gaz sevkiyatını durdurmayı, Hürmüz Boğazı’nı bloke etmeyi ve özellikle de İranlıların bugün açıkça söyledikleri gibi dünya dijital ekonomisini hedef almayı mümkün kılıyor.
Bunu da yapay zekâ alanındaki büyük küresel şirketlerin — hem Batılı hem Çinli — veri merkezlerini ve iletişim merkezlerini dronlarla vurarak yapıyorlar. Zira bu şirketler bu bölgelerdeki ucuz enerjiden yararlanıyordu.
Dolayısıyla çatışmanın nasıl bölgeselleştiğini, farklı tarihsel perspektiflere yerleştiğini görüyoruz. Bugün bu çatışma öyle bir boyuta ulaştı ki artık daha da kötüleşmesi ancak farklı bir zaman ritmine ve hıza bağlı. İsrail ve ABD çatışmanın hızlı bir şekilde sona ermesine ihtiyaç duyuyor; çünkü çok büyük bir askerî üstünlüğe sahipler, ancak bu üstünlük sonsuza kadar sürmeyecek. Mühimmatları tükeniyor ve hızla tükenen Patriot füzelerinin ya da bombaların yerine konması çok maliyetli. Buna karşılık İran çatışmanın sürmesini istiyor; çünkü hâlâ önemli miktarda drona sahip ve Arap devletlerinin İsrail ve ABD üzerinde savaşı durdurmaları için baskı kuracağını düşünüyor.
Dolayısıyla bir bakıma bir hız yarışının içindeyiz; her taraf farklı bir yöne doğru çekiyor. Aynı zamanda şu soru da ortaya çıkıyor: İran rejimi bombardımanlara dayanabilecek mi? Rejim kendi toplumundan tamamen kopmuş durumda; bunu Mücteba Hamaney’in yeni dini lider olarak belirlenmesi de gösteriyor. Bu da din adamlarının artık toplumun tamamına hitap edebilme kapasitesinin kalmadığı anlamına geliyor; gerçekten de Devrim Muhafızları kendi içlerine kapanmış durumdalar. Ayrıca lider olmasından bu yana Mücteba Hamaney’i görmedik; yaralı olduğu söyleniyor ve bu durum bazı İranlı diplomatlar tarafından da doğrulandı. Sonuç olarak bugün giderek artan bir şiddet süreci içindeyiz ve bu sürecin nasıl gelişeceği ya da nereye varacağı konusunda bugün bir fikrimiz yok. Buna rağmen, şu anda İsrail ve ABD ile İran arasındaki güç dengesizliğinin son derece büyük olduğu da ortada.
Aynı perspektiften bakarak, dilerseniz Ortadoğu’daki dinamiklere biraz daha odaklanalım. Bu savaş Ortadoğu’daki stratejik dengeleri nasıl yeniden şekillendirebilir? Özellikle Körfez monarşilerini, özellikle de Suudi Arabistan’ı ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni biraz daha konuşalım istiyorum. Çünkü Körfez monarşileri uzun süre Amerikan güvenlik şemsiyesi altında yaşadı. Dolayısıyla bu savaş bugün onları güvenlik stratejilerini derinden yeniden düşünmeye zorluyor mu? Ve daha genel olarak, bu krizin ardından yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin ortaya çıkmasını bekleyebilir miyiz?
Henüz yeni bir mimarinin ortaya çıkıp çıkmayacağını söylemek güç. Ancak gerçekten de yalnızca bu petrol monarşilerinin yararlandığı güvenlik düzeninde değil, aynı zamanda onların dünya sisteminde sahip oldukları yere ilişkin de bir kriz yaşandığını söyleyebiliriz. Güvenlik meselesine gelirsek, dediğiniz gibi, bunu esasen ABD sağlıyordu. Donald Trump bunu uç noktaya taşıdı. Trump, ABD’nin 47. Başkanı olarak yeniden seçilmesinden hemen sonra Körfez’e bir tur yaptı ve Suudi Arabistan’dan, Katar’dan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden 1000 milyar dolar kopardı. Bu para bir tür koruma parasıydı, bir hayat sigortasıydı. Ama bunun çok iyi çalıştığı söylenemez; çünkü bu koruma sistemi dron saldırılarını engelleyemedi. Katar artık sıvılaştırılmış doğal gazını ihraç edemiyor, çünkü sevkiyatın geçtiği Hürmüz Boğazı bloke edilmiş durumda. Irak artık petrolünü Körfez üzerinden ihraç edemiyor ve bugün Irak Kürdistanı özerk bölgesi ile Türkiye üzerinden geçen ve Ceyhan’a ulaşan boru hattını kullanarak petrolünü doğrudan Akdeniz’e ulaştırmak için müzakere ediyor. Dolayısıyla bütün bunlar büyük bir yeniden yapılanmayı gösteriyor. Bu durum, farklı aktörlere tamamen yeni biçimlerde hem güç hem de zayıflık olarak yansıyor ve yansıyacak. Körfez monarşilerine dönecek olursak, burada birkaç farklı durum var. Öncelikle Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi çok zengin küçük monarşilerin karşı karşıya olduğu yeni duruma bakalım. Evet, bu ülkelerin nüfuslarını yönetme konusunda bir sorunları yok. Ancak büyük bir güvenilirlik sorunu yaşıyorlar. Dubai’de emlak piyasası zaten çöktü. Emlak piyasasının temeli olan güvenlik ve huzur bugün ciddi biçimde sorgulanıyor. Bu nedenle güvenin yeniden tesis edilmesi uzun........
