menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kurtlar Sofrasında Kadınlar (39) | Aylin Nazlıaka: “Bir kişi bile çok şey değiştirebilir, yeter ki inanalım”

36 0
23.02.2026

Kurtlar Sofrasında Kadınlar

Son güncelleme: 23 Şubat 2026 -

Kurtlar Sofrasında Kadınlar (39) | Aylin Nazlıaka: “Bir kişi bile çok şey değiştirebilir, yeter ki inanalım”

23 Şubat 2026 Pazartesi

“Kurtlar Sofrasında Kadınlar”ın bu bölümdeki konuğu, CHP’de 26’ncı dönem milletvekilliği ve 14’ncü dönem Kadın Kolları Genel Başkanlığı yapar Aylin Nazlıaka. Aylin Nazlıaka halen Aile ve Sosyal Hizmetler Gölge Bakanı ve CHP Parti Meclisi Üyesi olarak görev yapıyor. Göksel Göksu’nun sorularını yanıtlayan Nazlıaka, siyasetin neden “eril bir alan” olarak görüldüğünü, kadınların siyasette var olma mücadelesini, Meclis’te yaşadığı eşitlik ve hak arama deneyimlerini, anayasa değişikliği sürecinde kürsüye kendini kelepçelediği protestoyu ve “bir kişi bile çok şeyi değiştirebilir” sözünün arkasındaki inancını anlattı.

Siyaseti çivilerin üzerinde yürümeye benzeten Aylin Nazlıaka, bu alanın yıpratıcı doğasına dikkat çekti. Dünyanın her yerinde kadın ve erkek olmanın fark yarattığını ancak Türkiye’de özellikle son yıllarda bu farkın daha da derinleştiğini belirten Nazlıaka, siyasetin hâlâ “eril bir alan” olarak görüldüğünü söyledi. Kadınların, “erkeklerin alanına sızmış” gibi muamele gördüğünü ifade eden Nazlıaka, uzun ve belirsiz çalışma saatlerinin, geleneksel toplumsal rollerle birleştiğinde kadınlar için siyaseti daha da zorlaştırdığını vurguladı, “Siyaset yapacaksanız gerçekten zamanınız olması gerekiyor” dedi.

Türkiye’de güvenlik duygusunun zayıfladığını belirten Nazlıaka, özellikle kadınlar ve çocuklar açısından daha güvensiz bir ortam oluştuğunu dile getirdi. “Türkiye’de hiçbir kadın yoktur ki yolda yürürken arkasında bir ayak sesi duyduğunda tedirgin olup dönüp bakmasın” diyen Nazlıaka, kırsalda ya da kentte fark etmeksizin kadınların ortak bir kaygı yaşadığını söyledi. Nazlıaka, “Ne ağaçlar güvende, ne hayvanlar, ne insanlar… Ama bu düzen değişecek” dedi.

Toplumsal cinsiyet eşitlikçi bakış açısını milletvekilliği döneminde TBMM’ye de taşıyan Nazlıaka, Meclis çatısı altında yaşadığı bir anıyı örnek olarak gösterdi. Bir Genel Kurul çıkışında, ayağına basarak önüne geçen bir erkek milletvekili ile yaşadığı diyaloğu anlatan Nazlıaka, gösterdiği tepkinin gerek kendisi gerek karşı taraf için bir eşitlik dersi olduğunu anlattı. “Kimsenin hakkını yemem ama kendi hakkımı da yedirtmem” diyen Nazlıaka, nezaketin eşitlikle karıştırılmaması gerektiğini vurguladı. O olaydan birkaç gün sonra milletvekillerinin koridor oluşturarak kendisine yol vermesini ise “Demek ki hak verilmiyormuş, alınıyormuş” sözleriyle değerlendirdi.

Bağımsız milletvekilliği süreci

Nazlıaka, partisinin 2014’te cumhurbaşkanı adayı olarak gösterdiği Ekmeleddin İhsanoğlu için Meclis’te imza vermeyen 18 milletvekilinden biri olduğunu da hatırlattı. Bu kararın parti yönetimiyle arasında bir mesafe yarattığını belirten Nazlıaka, laiklik konusundaki duruşu nedeniyle bu tercihi yaptığını söyledi.

2017’deki anayasa değişikliği sürecinde Meclis kürsüsüne kendisini kelepçeleyerek yaptığı eylemi de anlatan Nazlıaka, o dönemde tek bağımsız milletvekili olduğunu ve sesini duyurmak için bireysel bir protesto gerçekleştirdiğini ifade etti. “Bir kişi bile çok şeyi değiştirebilir” diyerek çıktığı yolda, anayasa değişikliğinin kritik bir maddesine dikkat çekmek istediğini söyleyen Nazlıaka, yaklaşık iki saat süren eylem sırasında şiddete maruz kaldığını ancak özellikle kadın milletvekillerinin dayanışma gösterdiğini aktardı. Oylamada en yüksek “hayır” oyunun çıktığını belirten Nazlıaka, “Gerçekten çok yaklaşmıştık” dedi.

Partiden ihraç edildiği dönemi hayatının en zor kırılma anlarından biri olarak tanımlayan Nazlıaka, 3 yıl 9 ay 15 gün süren ayrılığın ardından dönüş sürecini de değerlendirdi. İlk anda büyük bir şaşkınlık yaşadığını ancak bunu bir “acı” olarak değil, mücadele azmini güçlendiren bir deneyim olarak gördüğünü söyledi.

Bugün CHP’li kimliğinizden çok sizi, Aylin Nazlıaka’yı konuşacağız. Aylin Nazlıaka’yı tanımak isteyeceğiz. Yani ne CHP, ne siyaset  olmayacak bugün gündemimizde ama elbette sizin siyasi tırmanışınız konumuz dahilinde olacak. Tırmandığınız basamakları, o sırada edindiğiniz deneyimleri,  sizdeki tortuları ve kadın olarak var olma sürecinizi sizden dinlemek istiyoruz bugün. Yani  biraz farklı bir format olacak. Başlayalım mı? Ne dersiniz?  Tabii tabii başlayalım. Nereden başlayalım?  Aslında siz de biraz önce bahsettiniz, soruyorlar. Ben de aynı görüşteyim. Hiç  değişmiyorsunuz siz. Bunun bir sırrı var mı? Çünkü sizi yıllardır tanıyorum. Hakikaten  bundan 10 sene önce nasılsanız hala öylesiniz.  Sağ olun. Bunu fiziksel anlamda söylüyorsunuz. Tabii anlıyorum. Şöyle babama daha  öncesinde bunu söylediklerinde babam demişti ki nasıl olur ben yerimde mi sayıyorum?  Elbette ki çok değişiyorum, sürekli ilerliyorum şeklinde. Bizim biraz aile genleri belki böyle  ama onun dışında da ben bunu biraz da siyasete borçluyum diye düşünüyorum Göksel  Hanım. Çünkü gerçekten siyaset çok zorlu bir arena ve çivilerin üzerinde yürümeye  benziyor. Dolayısıyla sürekli bir adrenalin salgılıyorsunuz. Belki onun yarattığı bir şey  olabilir. Tabii çok dinamik bir alan yani her yeni güne. Yeni bir olayla başlıyorsunuz, yeni  sorunlar, yeni çözülmesi gereken problemler. Böyle olunca da ister istemez o sizi hep çok  daha yüksek enerjili tutuyor herhalde. Onun için ben atalet içerisine geçtiğim bir günümü  bile hatırlamam. Hayat bizi biraz böyle yapıyor.  Ama hareket ederken de sizin tabirinizde çivilerin üzerindesiniz. Peki kadın ya da erkek olmak fark ediyor mu?  Şöyle ben açık ve net olmak gerektiğini düşünüyorum. Dünyanın her yerinde kadın ve erkek olmak fark ediyor ama Türkiye’de özellikle bu iktidar döneminde giderek daha da fazla fark eder hale geldi. Hakikaten siyaseti dünyada da daha çok erkek işi olarak gören bir  anlayış var.  Ama siyaset eril bir alan zaten.  Sanki kadınlar erkeklerin alanına sızmışçasına bir muamele yapılıyor. Tabi baktığınızda  siyasetin uzun saatlere yayılıyor olması, hafta içi hafta sonu diye bir kavramın olmaması,  Türkiye’de giderek daha da kadını geleneksel roller içerisinde, hapseden bakış açısı  içerisinde, Kadının ayırması gereken zaman, ayırması gereken bütçe gibi konuları daha fazla sorgulatıyor. Yani şu konuda gerçekçi olmak durumdayız. Siyaset yapacaksanız gerçekten  zamanınız olması gerekiyor. Türkiye’de bakım yükü ağırlıklı olarak kadınların üzerinde yani ailede bir yaşlı varsa, bir engelli varsa, çocuk varsa, bakıma muhtaç herhangi bir birey bir  hasta varsa.  Bunların hiçbiri olmasa bile ev işi tanımı anlamında.  Tabii ev işi işlerden de hep birinci derecede sorumlu olan kadınlar oluyor. Dolayısıyla da bu  yük kadınların siyaset içerisinde var olabilmesini giderek zorlaştırıyor. Yani biz işte  toplantılar düzenliyoruz. Mesela ben biliyorum ki oraya kadın arkadaşlar gelmeden önce evle ilgili bütün işleri halletmiş oluyor. İşte eve geç gidecekse akşam ne yemek yenecek  bunu önden planlamış oluyor. Evi toplamış oluyor. İşte gerekiyorsa alışverişi yapmış oluyor. Ondan sonra toplantıya geliyor. Oysa bir erkek o toplantıya gelirken ceketini alıyor çıkıyor. Yine yorgun argın eve döndüğünde eşi onun önüne bir çorba koyuyor ve onu  ağırlıyor diyeyim bir nevi. Ama kadın siyasi çalışmadan sonra eve döndüğünde öyle bir  ortamda karşılaşmıyor.  Aynen. Nazlı Akalın ne ile karşılaşıyor peki bir toplantıya, şehirleri arası yolculuğa çıkacağı  zaman.  Ben o açıdan şanslıyım. Bir kere ince düşünceli bir eşim var. Sanatçı eşim. Dolayısıyla o biraz önce bahsettiğim muameleyi gören birisiyim. Ama ben Türkiye’de bu imkanı sahip, bu  anlayışa sahip olan bir eşle evli kaç kadından biriyim? Tabi bunu sorgulamamız gerekiyor.  Öyle bir evden çıkıp; sanatçı bir eş… Bu kadar naif bir evden diyeyim, eve öyle  tanımlayayım müsaadenizle. Çıkıp da o sözüne ettiğiniz çivili zemine gittiğinizde sarsılmıyor musunuz? Yani iki hayat var ikisi birbiriyle taban tabana zıt  hayatlar.  Şöyle, yapı olarak çok mücadeleci birisiyim. O yüzden ben dışarıda o mücadelemi verip  eve girdiğimde huzuru buluyorum. Gerçekten de ev benim için böyle dinginliğin, huzurun, hani kendimle ya da sevdiklerimle, ailemle baş başa zaman geçirebildiğim bir ortam. Aynı zamanda biz çekirdek ailemizin yanında bir de dostlarımızla ve daha geniş  ailemizle birlikte de aynı ortamı paylaşmaktan çok keyif alan insanlarız. Organize edince her şey oluyor. Ben oldukça planlı birisiyim. Tabi ki siyasette planlamadığınız çok şey oluyor.  Ama özellikle özel günleri mutlaka ailece ya da dostlarımızla birlikte geçireceğimiz şekilde  ayarlamaya çalışırım. O şeyi çok seviyorum, kalabalık masalarda olur ya, herkes aynı anda  konuşur, ona bir şey uzat der, öteki o sırada başka bir şey söyler falan. O kargaşa, o sesler  falan bana hep çok iyi gelmiştir.  Meclisten oraya gidince zaten herhalde kulağınıza melodi gibi  geliyordur o sesler.  Öyle, gerçekten o sıcaklığı hissetmek, o dostluğu, o samimiyeti, o dayanışmayı hissetmek.  Güven içinde olduğunu bilmek insana ayrı bir huzur veriyor ama çok samimi olarak  söylüyorum biz ne için mücadele ediyoruz? İşte Türkiye’deki her ailede böyle bir huzur  olsun, her aile bu güveni hissetsin diye ediyoruz. Şu anda güvenli bir ülkede yaşıyor  muyuz? Asla! Yani ne kadınlar, ne siz, ne çocuklar….  Kendinize güvende hissediyor musunuz? Ailemin yanındayken, dostlarımın yanındayken…  Aktif bir siyasetçisiniz. Ben izliyorum cezaevleri  ziyaretlerinizin ardı arkası kesilmiyor, kimseyi yalnız bırakmıyorsunuz. İnanılmaz bir trafik  içindesiniz. Bütün bunları da gördüğünüzde hani elimden bir şey gelmiyor hissi mi  yaşıyorsunuz yoksa bir şekilde “mutlaka başaracağım” hissi mi yaşıyorsunuz?  Başaracağız hissi yaşıyorum. Ben değil ama biz olunca başaracağız hissi yaşıyorum. Bu  ülkede şu anda hiç kimse kendini güvende hissetmiyor ama özellikle kadınlar ve çocuklar  açısından daha kötü bir Türkiye’de yaşıyoruz. Daha güvensiz bir Türkiye’de yaşıyoruz. Ben  sizinle şunun iddiasına girerim; Türkiye’de hiçbir kadın yoktur ki yolda yürürken arkasında  bir ayak sesi duyduğunda tedirgin olup da dönüp bakmasın. Bunu kırsalda yaşayan bir  kadın için de söyleyebiliriz, kentte yaşayan bir kadın için de söyleyebiliriz. O yüzden  Türkiye’nin içinde bulunduğu tabloda ne ağaçlar güvende, ne hayvanlar güvende, ne  insanlar güvende ama bu düzen değişecek. Yani bunun değişeceğine yürekten inanıyorum  ve dediniz ya hani nasıl bir duyguyla günü sonlandırıyorsunuz diye. Ben hakikaten her gün  yastığa başımı koyduğumda şu sorgulamayı yaparım: Bugün insanlık adına ne yaptın Aylin? Bugün bu ülke için ne yaptın Aylin? Bu sorgulamayı yaparım ve inanın hani buna olumlu cevap  veremediğim çok istisnai günler olmuştur. O da aile içinde bir şey vefat yaşamışızdır, bir sağlık sorunu olmuştur bir şeydir ama hani her günümü gerçekten de…  Muhasebesini yapıyorsunuz…  Evet, evet burada olumlu yanıt vermek bazen çok ufak bir şekilde bir insanın,  bir çocuğun, bir yaşlının, bir engellinin, bir yoksulun hayatına dokunmak çok büyük bir  tatmin yaşatıyor bende, çok büyük bir mutluluk yaşatıyor. O yüzden bunun da hiçbir parasal karşılığı olmadığını düşünüyorum ben. Gerçekten değer anlamında bakıldığında hiçbir şeyle kıyaslanamayacağını düşünüyorum. Yani o manevi tatmini herkesin yaşamasını isterim.  Peki şunu sorarak başlamayı planlamıştım, buraya geldi konu, yine devam ederiz. Sizin milletvekili seçildiğiniz tarih 2011 sanırım değil  mi?  Evet 2011’de ilk 2010’da parti meclisine girmiştim. Sonra gençlere dönük bir proje  yapmıştım. Ben insan kaynakları alanından geliyorum. ODTÜ ekonomi mezunuyum. Ama Türkiye’nin ilk yerel insan kaynakları firmasını kuran  kişiyim. Dolayısıyla da işte tam böyle partinin de kurumsallaşması noktasında insan kaynakları alanında yeniden yapılandırılması döneminde benimle  bağlantı kurmuşlardı. Zaten CHP’li bir aileden geliyorum. Siyaset konuşulan bir evde büyümüşüm. Sürekli ülke sorunları, buna yönelik çözüm önerileri. Öyle olunca ben de nasıl  katkı sunabilirim diye yola çıktım. Ve tabii büyük bir aidiyet bağıyla, büyük bir gönüllülükle bu işe soyununca herhalde dediler ki “fayda yaratıyor”. Öyle olunca biraz daha işlerin içerisine girdim. Bir gençlik projesi yapmıştım. Genç artı istihdamda fırsat eşitliği  projesi. Hatta projenin ismini de gençler bulmuştu o dönemde. Bulan kişiye de bir ödül  vermiştik. Projenin amacı genç işsizliğini dikkat çekmekti ve o dönemde Erdoğan her  üniversite mezunu iş bulacak diye bir şey yok demişti. Ve Türkiye vızır vızır üniversite  açıyor, yeni mezunlar çıkıyor.  Fakat mezunlar ne mezun oldukları alanda iş bulabiliyorlar ne de aslında iş bulma umudu  taşıyorlar. Yani giderek aslında işsiz statüsünden bile çıkacak kadar umutsuz bir şekilde iş  aramaktan vazgeçen ve böyle olunca da tükenmişlik sendromuna giren, depresyona giren,  kötü alışkanlıklara yönlenen bir gençlik. Bugün tablo daha da kötüleşti ne yazık ki. Onun   üzerine işte böyle bir proje yaptık ve o projede gene gönüllü eğitmenlerle Anadolu’nun  farklı illerine gittik. Gençlerle buluştuk. Gençleri alanında başarılı olmuş olan insanlarla  tanıştırdık. Ağırlıklı olarak da böyle kamuoyunun tanıdığı insanlar ama onlara dedim ki gençlere konuşma yaparken “Nasıl başarılı oldum?” bunu anlatmayın. Tam tersine nasıl  yolda yürürken taşa takıldım ya da önüme taş koydular. Ben düştüm, kalktım. Ondan sonra  yaralarımı temizledim. Tekrar yürümeye devam ettim. Bunu anlatın. Çünkü sonuçta her başarının arkasında  mutlaka bir takım yenilgiler var. Bize o yenilgilerinizi anlatın. Çünkü ünlü olmuş, başarılı  olmuş, zaten belli bir ekonomik konuma gelmiş. O yüzden asıl o hikayeler gençlere daha  fazla feyz verir, özgüvenini yükseltir. Eğitimler verdik gençlere, aynı zamanda burs imkanı  sağladık.  Ben de mesela CHP’li bir aileden geliyorum ama aklımın köşesinden bile  geçmedi siyasete atılmak. Siyasete atılmak farklı bir karar, farklı bir eşikmiş  gibi geliyor. Onu tam soracaktım ama siz bu şekilde açıklamış oldunuz bana.  Yani katkı sunayım diye girmiştim ve siyasetçi olayım diye değil. Tamamen vatan sevgisiyle. Bu iktidarın gitmesi gerekiyor. Benim de uzmanlık alanım bu. Buradan ne  yapabilirim diye. Eğitimler verelim, gençlere ulaşalım falan. Fakat bu proje çok başarılı oldu. Birden yeni genç üyelerimiz oldu. Gençlik kolları olmadığı yerlerde gençlik kolları  kurulmaya başlandı. Öyle olunca herhalde işte yönetimin de dikkatini çekti. Sonra parti  meclisine aldılar beni. Parti meclisinde tabi bu sefer daha sorumluluk alanı belli bir şekilde  çalışmaya başladım. Derken 2011 yılında seçimler oldu. O seçimlerde Ankara milletvekili  olma onurunu yaşadık.  Tam da oraya geliyordum ben yavaş yavaş. O gençlere, “önünüze taş çıktığında doğrulun” dediniz. Bunun  örneklerini de yaşadınız. Ne zaman? 2012 yılında. Böyle bir yaşanmışlığınız var. “Atatürk resmini indirdi, çöpe attı” gibi bir iddia üzerinden itham edildiniz. Onunla kalmadınız,  partiden uzaklaştırıldınız, bakın bugün yine partidesiniz. Ama o dönem böyle  kapalı bir dönem. O dönemi sizden biraz dinlemek isteriz. Çünkü şunu söylediğinizde biliyorum ben, “Onu yapan başkasıydı ama niyeti bu değildi. Atatürk’e yönelik bir şey değildi” dediniz. Fakat  partiden uzaklaştırılma, ihraç edilme pahasına o kişinin adını da vermediniz. O günleri biraz  dinlemek isteriz sizden.  Öyle aslında o 2012 değil 2016 yılında oldu ama hep değişik kırılma dönemleri oldu yani  2011’de seçildik. Ben daha meclise yeni girdiğimiz dönemde son derece idealist bir şekilde  uzun saatler genel kurulda kalırken örneğin. Bir gün genel kurul bittiğinde kapıya doğru  yöneldim. Herkes kapıya yöneliyor işte sabaha karşı üçte bazen genel kurul bitiyor ve  herkes bir an önce arabasına binip evine gitmek istiyor. Bir baktım bir erkek milletvekili  böyle ayağıma basa basa önüme geçiyor. Onun üzerine bende de şöyle bir şey var yani  kimsenin hakkını yememeye özen gösteririm ama kendi hakkımı da yedirtmem. Onun için  biraz hafif sesimi yükselterek nokta nokta bey dedim çok aceleniz var herhalde buyurun  dedim biraz ama böyle duyulur bir sesle. Ondan sonra döndü bana ne dedi biliyor musunuz  Göksel Hanım? Hani nerede kaldı sizin feministliğiniz dedi. Yani bana şunu demek istiyor,  madem kadın erkek eşit, sen de kabalaş, sen de benim ayağıma bas, sen de ez geç şeklinde.  Eşitlikten bunu anlıyorum. Evet, sesimi yükselterek.  “Bu söylediğinizin kadın erkek eşitliği ile en ufak bir alakası yok. Ben nezaket kuralından en  temel nezaket kuralından bahsediyorum. Ayağıma bastınız az önce” dedim. Gene böyle hafif  sesimin dozajı yükselerek ve sonra enteresan bir şey oldu. Bu bir ufak kırılmadır ama.  Önemli bir kırılmadır. Sonra birkaç gün sonra gene genel kurul geç bitti. Ben gene her  zaman olduğu gibi geç saatte herkes kapının önünde kümeleniyor, kapıya doğru yürüdüm.  Böyle kulağıma hafif bir fısıltı geliyor. Bir şey duyuyorum ama tam da anlamıyorum. Sonra  bir baktım kapıya yaklaşınca koridor oluşturmuşlar bana yer veriyorlar. Dedim demek ki  böyle hak verilmiyormuş alınıyormuş. Ben de onun üzerine hiç istifimi bozmadan teşekkür  ederim dedim çıktım yürüdüm. Dolayısıyla bu benim için hani mediste eşitlikle ilgili olarak  aldığım ilk derste diyeceğim ya da belki verdiğim ilk derste.  Karşılıklı bir alışveriş olduğu kesin.  Evet aynen. Sonra 2012 yılında yine Bülent Arınç’la bazı polemiklerimiz oldu hatırlarsınız. O dönemde de gene vakıflar bankasının bütçesi konuşulurken konu birdenbire benim anne  kimliğime geldi.  Bu arada annenizle de adaş olduğunuzu fark ettim.  Aynen anneciğimin ismi de tanıdığım en zeki insanlardan birisidir. Yani babamın bilgeliği,  annemin zekası. Ablamın da herkesin derdine koşan iyilikseverliği, yardımseverliği çok benim için değerli.  Onun için Göksel ismine ayrı bir sempatim vardır. Onu söyleyeyim.  Ben de tanımadan çok büyük bir sempati duydum annenize bu arada. Çok az Göksel isimli kadın var.  2012 öyle, o atışmalar, sonra kendisine dava açma sürecim vs. 2013 zaten gezi direnişi  açısından çok hakikaten ülke tarihi yine altın harflerle geçen bir dönemdi. İyi ki yaşandı  dediğim bir dönemde ama hakikaten o dönemde ben bu iktidarın gidebileceğine  inanmıştım, görmüştüm. Halktaki o kararlılığı çok net hissetmiştim. Sonra 2014 yılı yine  ayrı bir kırılma dönemi oldu. Çünkü o dönemde cumhurbaşkanlığı seçimi gündeme gelmişti  biliyorsunuz ve Ekmelettin İhsanoğlu’na imza vermedim ben mecliste. Bu da önemli bir  kırılma noktası yaratmıştı. Çünkü grup kararı alındığında ona uymak gerekiyor ama ben  hani hakikaten düşündüm ve Bunu yapamayacağıma karar verdim. Biz imza vermeyen 18 kişiydik yanlış hatırlamıyorsam. Ama diğer arkadaşlar biraz daha  böyle gruplar halinde hareket ediyorlardı. Ben hani tamamen bireysel bir karar olarak  vermiştim bu kararı.  Neydi o imzayı atmanızı engelleyen?  Yani kendisinin bir kere çok net laiklikten uzak bir kişi olduğunu düşünüyordum. Hala da  öyle düşünüyorum. O yüzden Cumhuriyet Halk Partisi’nin böyle bir cumhurbaşkanı adayı  olmamalı diye düşündüm. Bizde tabii şu var, parti geleneği. Yani elbette partim için gene   sahada çalıştım ama hiç kendisinin ismini zikretmedim. Partiye oy istedim. O şahsa yönelik  olarak oy istemedim ama tabii bununla birlikte parti yönetimiyle aramızda da bir makas  açılmaya başlandı. Sonra 2015 yılında seçimler olduğunda ön seçime girdim. Ankara birinci  bölgeden girdiğim ön seçimde hakikaten de çok güzel bir sonuç elde ettim. Yani her üç parti  üyesinden ikisinin oyunu alarak. Dolayısıyla da büyük bir sorumluluk aslında bu. Sonra  arkasından tam milletvekili olduk derken tekrar kelebek ömürlü bir milletvekilliği süreci  çünkü tekrar seçim oldu. Beş ay sonra biliyorsunuz. Ve sonraki seçimde de gene tekrar  milletvekili seçildik ama bu süreçte sanıyorum biraz fazla öne çıkmıştık. O yüzden de böyle bir partide neredeyse sebep aranıyordu yani.  Dikkat çekmeye başladınız düşünüyorsunuz o dönemde değil mi?  Öyle olduğunu sonradan bana söylediler. Daha doğrusu şu cümleyi kurdular, “çok hızlı  koşuyordun, biraz dinlenmen gerekiyordu, biraz saha kenarında durman gerekiyordu” gibi  bir şey. Ama sonra tekrar aynı parti meclisinin oylarıyla tekrar partiye döndüm ama  mücadeleli bir süreç oldu.  Peki o olay nasıl gelişti özellikle Atatürk resmiyle ilgili? Çünkü kendinizi anlatabildiniz  düşünüyor musunuz bilmiyorum ama çok sanki anlatılamadı, anlaşılamadı o dönem.  Malum medya tarafından olay o kadar köpürtüldü ve o kadar yanlış aktarıldı ki ben  bunun neresini düzelteceğimi bilemediğim için dedim ki ben en iyisi susayım ve sustuğum  için de bir nevi hiçbir şey ortaya çıkmadı. Çıkmadı demeyeyim daha doğrusu…  Sükut ikrardan mış gibi anlaşıldı. Hayır öyle de olmadı. Orada haklılık eninde sonunda ortaya çıktı ama benim bir haklı eleştirim vardı, o eleştirinin o dönemde partiye dönük bir tartışmayı ortaya çıkarması nedeniyle bir kişinin  cezalandırılması gerekiyordu. O da ben oldum. Oysa ki cezalandırılması gereken kişi ben değildim.  Neyse üzerinden tabi yıllar geçti ama partiden ihraç edildiniz, anlatmaktan imtina  ediyorsunuz sanki.  Geride kalmış bir şey niye imtina edeyim de. Saçma sapan bir şeydi yani  aynı saçmalıkları tekrar konuşmanın anlamı yok. Çünkü o dönem zaten medya bunu  köpürttüğü için anlamsız…  Peki kırılmadınız mı? Çünkü çok ağır bir cezaydı.  Tabii yani ama bunun haksız ve hukuksuz olduğunu herkes biliyordu.  Biliyordu ama siz yaşıyorsunuz…  Tabii tabii. Tabii mümkün değil, etkilendirmeniz mümkün değil. Ama insanın kendine olan  inancı çok kuvvetli olduğu sürece hiçbir şey sizin özgüveninizi duruşunuzu sarsmıyor. Yani  aynı duruşla yoluma devam ettim. Hatta bir çok beğendiğim bir. Filozofun hoş bir şeyi var,  üniversiteden atıldığında diyor ki “beni üniversiteden atabilirsiniz ama üniversiteyi benden  atamazsınız”. Ben de oradan feyz alarak hiç beklemediğim o ihraç kararı çıktığı gün kameraların karşısına geçtim. Birden o aklıma geldi ve dedim ki “beni Cumhuriyet Halk  Partisi’nden atabilirsiniz ama benden Cumhuriyet Halk Partisi’ni atamazsınız”. Gerçekten  Cumhuriyet Halk Partisi tabanı da çok sahip çıktı o süreçte. Ben de dediğim gibi hiç istifimi  bozmadım ve milletvekili olarak da tüm sorumluluklarımı gene mecliste yerine getirdim.  Sonra bu rejim değişikliği dönemine denk geldik.  O rejim değişikliği dönemi de 2016. Referandum yapılsın, yapılmasın…  2017 Ocak’ına  geldiğimizde bu Meclis’e geldi anayasa değişikliği, tek adam sistemi ve Meclis’te çeşitli direnişler var ama görüyorum ki hiç halkın ilgisini çekmiyor. Yani sokakta soruyorum “Anayasa değişecek, bakın Cumhuriyetimizin temeline dinamit  konulacak, tek adam sistemine geçilecek, ne düşünüyorsunuz?” diyorum. “Bilmiyorum ki” diyor. Mesela sokaktaki bir yoksul vatandaşla konuşuyorum, “Zaten yoksulum, gene  yoksul kalacağım. Beni ne ilgilendirir ki!” diyor. Eczaneye giriyorum, eczacıyla konuşuyorum “Vallahi ben burayı çevirmenin derdindeyim. Beni ilgilendirmiyor” diyor. Taksiye  biniyorum, taksi esnafı gene aynı şekilde falan. Herkes kendi derdinde. Dedim ki “Aylin bir şey yapmalısın. Resmen Anayasa değişiyor. Bir şey yapmalısın. Bunu durdurmalısın”. Yani tek kişi bile çok şeyi değiştirebilir. Ben buna yürekten inanan birisiyim. Sonra  düşündüm, tek başımayım ve o dönemde Meclis’te tek bağımsız vekil vardı, o da bendim.  Başka hiç bağımsız vekil yok. Dedim ki bir eylem yapabilirim, ne olabilir?  Bir yandan da meclis iç tüzüğüne aykırı olmaması gerekiyor. Ben dedim kendimi kürsüye  zincirlesem. Sonra tek kişi olduğum için zincir daha rahat koparılabiliyor falan. Dedim ki  “yok zincir olmaz ne olabilir?”. O dönemde de böyle çok fazla bu tip şeyleri ailemle de  paylaşmıyorum. Çünkü benim böyle atraksiyonlarım onları da çok heyecanlandırıyor annemi, eşimi falan. Ondan sonra dedim ben kendimi kürsüye kelepçeleyim ve kalabildiğim kadar uzun süre kalayım orada. Yani günlerce sürecekse günlerce olsun. Kendimi Göksel Hanım çok iyi hazırladım. Hem psikolojik hem fiziksel olarak. Yani düşündüm her şeyi. Tuvalet ihtiyacım olursa vs. Her şeyi planladım. Halsiz hissedersem kendimi diye cebime bir tane vitamin koydum. Fakat kelepçe nereden bulacağız?  Yani uzun soluklu bir kalışı planladınız. Bir saatlik iki saatlik bir şey olmadığı belli.  Evet aynen öyle. Sonra dedim ki nereden alacağım ben bu kelepçeyi? Neyse o dönemde bizim Meclis’te üç kişilik kadromuz oluyor. Bir tek bu konuyu onlarla paylaştım. Ben dedim böyle bir şey yapacağım. Onun üzerine bir arkadaş dedi ki  “Amerikan pazarı var oradan size kelepçe bulurum”.  2017 yılında 25 TL’ye gitti  kelepçe aldı getirdi. Kelepçe bileklerime uzun süre kaldığında zarar verebilir diye altına da yine bir bandaj bağladım. Ve ceketimin içerisine sakladım. Yani birini koluma takıp diğer  ucunu ceketimin iç kısmına sakladım. Tam 8. madde görüşülüyor. 8. madde de bakanların  birçok yetkisinin de cumhurbaşkanına verildiği yani tek adam sisteminin artık iyice ete kemiğe büründürüleceği bir madde ve Medis’te ben söz almak istemişim. Bu arada bağımsız  vekili olduğum için bana söz vermemişler. Böyle bir durumda var. Yani kürse hakkım bana  kullandırılmamış.  Biliyorsunuz tek olmak, kadın olmak falan bunların her biri bu konudaki kararları daha  kolaylaştırıyor. Yani arkamda bir parti gücü olsa daha farklı olacak tabi. Onun üzerine tam o  madde tartışılırken ben sakin sakin kürsüye yürüdüm. Kendimi kelepçeledim. Önce anlamadılar bir şey söylemek için kürsüye çıktım zannettiler. Sonra orada döndüm özellikle  MHP tarafına. Hatırlayacaksınız bu referandum öncesine kadar MHP, AKP karşıtı bir  pozisyon almıştı. Sürekli eleştiriyordu. Ne olduysa birdenbire Sayın Bahçeli’nin karar  değiştirmesiyle birlikte partinin de duruşu, tavrı değişti. Onun için Devlet Bey de o sırada  orada oturuyor. Döndüm, “Devlet Bey” dedim “Bakın isminiz de devlet. Şu anda devletin altına  dinamit konuluyor. Cumhuriyetin altına dinamit konuluyor. Böyle bir şeye nasıl evet  diyeceksiniz. Hemen onun etrafında bedenleriyle bir duvar ördüler.  Ondan sonra orada gördüğüm vekillere isimleriyle hitap ediyorum. İşte “Ruhi Bey” diyorum “İki evladınız var onların yüzüne nasıl bakacaksınız?”. Böyle tek tek her birine hitap ettim ve baktım ki aslında gözlerini kaçırıyorlar. Tabii hatırlayacağınız gibi hoş olmayan bir görüntü oldu, şiddet ortamı oldu Meclis’te. Saldırı diyorum çünkü  şiddet daha çift taraflı da olabilir. Orada bir saldırıya uğradım aslında ve sağ olsun  gerçekten HDP’li kadın vekiller o dönem HDP’ydi ve Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki bazı vekil arkadaşlar, kadın vekiller gene etrafımda. Desteğe  gelenler de kadın oldu. Destek oldular ama o gün hakikaten hiç Meclis’e yakışmayacak bir  görüntü ortaya çıktı. Ama şu oldu, yapılan oylamada… En yüksek hayır oyununun çıktığı bir  oylama oldu.  Toplam kaç saat kelepçeli kaldınız orada?  Toplam iki saat. Bir buçuk iki saate yakın bir süreç oldu. Oysa ki dediğim gibi günlerce  kalmaya kendimi hazırlamıştım ama ve aslında on sekiz hayır oyu daha çıksaydı daha  doğrusu 18 fark kalmıştı yani 9 tane daha oy davranışını değiştirebilseydik Gökse hanım o  madde geçmeyecekti. O madde geçmeyince sonra maddenin şey bütün maddelerin bütünü  de biliyorsunuz oynanıyor yasanın bütünü de oynanıyor. O zaman o bir kırılma yaratacaktı  ve belki de. Gerçekten o anayasa değişikliği olmayabilecekti. Yani çok yaklaşmıştık.  Gerçekten de çok yaklaşmıştık. Ve o zaman bir kez daha onu hissettim. Yani bir kişi bile çok  şey değiştirebilir. Yeter ki inanalım. Ve o günden sonra gerçekten biraz daha kamuoyunun  bu konudaki ilgisi arttı, dikkati arttı. İşte yurt dışından birçok gazete, dergi benimle röportaj yaptı. Dünyanın da gözü Türkiye’ye çevrildi. Ne oluyor bu Türkiye’de diye daha fazla bir  sorgulama yapıldı. Ama en önemlisi sokaktaki vatandaşın bu konuda ciddi bir farkındalığı  oluşmaya başladı.  Ama ne yazık ki sonrasında biliyorsunuz referandumda zaten bu anayasa değişikliğinin  olması yönünde bir karar çıktı ki Türkiye’deki ve dünyadaki referandumlara baktığımızda  ağırlıklı olarak evet oyu çıkma oranı her zaman daha yüksek oluyor. Böyle bir süreç yaşadık.  O zaman şöyle yapalım mı? Şimdi kalan zamanımızda benim size bir de kısa kısa sorularım  olacak. Biraz daha hızlı gidelim ama tabi bu hıza ulaşmadan, erişmeden  önce sizin ayrı bir döneminiz var. Ondan da kısacık bahsetmenizi isteyeceğim. 2020-24  kadın kolları başkanlığı yaptığınız dönem. Yanlış hatırlıyorsam lütfen siz düzeltin. Kadın STK’larıyla dirsek temasının en yoğun olduğu, en birlikte işbirliği yapılan dönem diye  hatırlıyorum ben bunu CHP içindeki. Böyle mi bir şeyiniz vardı? Kadın duyarlılığınız  önceden var mıydı? O zaman katmerlendi mi? Bir de tabi kendinizi siz feminist olarak  tanımlıyor musunuz?  İkinci sorudan başlayayım. Kendimi tabii ki feminist olarak tanımlıyorum. Şöyle  söyleyeyim size, benim babam işte bir dönem devletin görevlendirmesiyle, evlilik  öncesi Fransa’da bulunmuş ve o dönemde Fransa’daki varoluşçuluk, akımından,  feminizmden çok etkilenmiş. Dolayısıyla çok saf feminist bir babanın kızıyım ben. Yani  yüzde yüz feminist bir babanın kızıyım. Dolayısıyla çok erken yaştan itibaren zaten işte  Simone de Beauvoir’lar, Jean-Paul Satre’ler, Camus’ler de sonrasında tabii ki… Duygu,  asenalar falan yani birçok… Farkındalığınız çok erken yaşta. Evet, evet. Hem özgürlükçü  bakış açısı varoluşculukla birlikte hem de eşitlikçi bakış açısı neredeyse çocuk yaşlardan  itibaren gelişti.  Bu şahane. O zaman hemen yer gelmişken söyleyeyim. Başkanlık yaptığınız, kadın kolları  başkanlığı yaptığınız dönem dahil ama öncesi ve sonrası da dahil. Siz o feminist bakış açısını CHP’de olduğunuz süre içinde o yapı, o eril dil, hala bugün de mesela son gelişen olaylara hiç girmedik ama o eril söylemin böyle eriklerinize kadar hissedildiği bir günlerden de  geçiyoruz bir yana. Orada o feminist bakış açısını ne kadar hayata geçirebildiniz? Mutlaka  geçirmeye çalıştınız ama ne kadar geçirebildiniz?  Şöyle ben hakikaten bugüne kadar partimizde yapılanlara baktığımızda, Aylin olarak değil  hep birlikte partideki tüm kadın arkadaşlar ve eşitlikçi erkeklerle birlikte bir dönüşüm  geçirdiğini düşünüyorum hem partinin.  Somut dönüşümü tarif edebiliyor musunuz? Ne değiştirdiniz?  Tabii birçok şey söyleyebilirim. Sondan başlayayım. Örneğin son yapılan tüzük değişikliği ile birlikte partideki kotayı biz aşamalı olarak yüzde elliye çıkartacağız. Biz çünkü kota değil  parite istiyoruz. Yani yüzde elli temsil istiyoruz. Bunun yanı sıra mesela partimiz bir kanun  teklifi verdi, 8 Mart’ta vermiştik o kanun teklifini de ve orada da demiştik ki P kota  olacak parlamentoda ve fermuar sistemi olacak. Yani listeler bir kadın bir erkek şeklinde  yapılacak, zebra modeli dediğimiz. Aynı zamanda Fransa’daki gibi buna uyulmadığında bir  cezai yaptırım da olacak. Tüm partiler buna uymak zorunda. Ama tabii hem siyasi partiler  yasasında değişiklik yapmak gerekiyor, anayasada da belki bu noktada bazı değişiklikler  yapmak gerekebilir. Bu iktidarla anayasa yapılmaz, o ayrı bir şey, yeni anayasa yapılmaz.  Gerçekten de hem bu önemli bir kanun teklifiydi, onun dışında bir gölge kabine kuruldu ve  bunun yarısı kadın, yarısı erkek olacak şekilde tasarlandı.  Son dönemde belediye başkanlıkları seçiminde kadın belediye başkan adaylarının sadece  göstermelik değil, seçilebilir yerlerden adaylaştırılması var.  İzmir örnek bu konuda. Büyükşehirler var Eskişehir’de olduğu gibi.  Yani şunu somut olarak söyleyeyim, şu anda Türkiye’deki nüfusun ,5’u CHP’li kadın  belediye başkanları tarafından yönetiliyor.  Biri topuklayıp kaçtı ama.  O hiç önemli değil. Yani saçımız kesildi, daha gür çıkıyor yerinden. Yani aydın da çok daha  başarılı bir sonuç elde edeceğimize inanıyorum ilk yerel seçimlerde. Ama kadın temsili  oranını arttırmak için gene genel başkanımızın da iradesiyle bir pencere tekniği oluşturduk  ve dedik ki her üç kişiden birisi belediye meclis üyeliklerinde kadın olacak. Her beş kişiden  biri de genç olacak. Şöyle bir kolaycılığa kaçılıyordu. 30 yaş altı kadınlar yazılıyordu.  Kadınlar genç sayılıyordu.  Bunu da özellikle partimiz toplantısında bununla ilgili de karar alındı ve orda listede yer  alan kişiler sadece bir kotadan faydalanabilecek. Yani hem genç hem kadın kotasında  yazılmayacak. Ya kadın kotasında olacak ya genç kotasında olacak. Bu da özellikle yaşa  yönelik bu ayrımcılığı da. ortadan kaldırdı ve 30 yaşının altındaki erkeklerin  adaylaşmasının dezavantajını da ortadan kaldırmış oldu. Kısacası bu anlamda ciddi adımlar  atıldı ve atılmaya da devam ediyor. Ama tabii en önemlisi bizim İstanbul Sözleşmesi  konusundaki net tavrımızdır. Yani derhal sözleşme fesih edilir edilmez. Bununla ilgili olarak danıştaya başvurduk, birebir davaları takip ettik.  Kadın STK’larla en yoğun temas kurduğunuz, işbirliği yaptığınız dönem o döneme denk geliyor.  Şöyle zaten ben kadın hareketinden gelen birisiyim yani.  Ama bunu partinin kimliğiyle bir araya getirip ortak tavır almak konusunda…  Öyle yaptık. Yani örneğin 8 Mart gece yürüyüşü. Biz bunu çok önemsiyoruz. Öyle bir Türkiye inşa edildi ki sanki geceler erkeklerin, gündüzler kadınların, sokaklar erkeklerin, evler  kadınların. O yüzden 8 Mart gece yürüyüşü aynı zamanda bir meydan okumadır. “Kadınlar vardır, kadınlar her yerde” demenin bir yöntemidir. Onun için mesela parti ayrı etkinlik,  kadın hareketi ayrı etkinlik yapmak yerine güçlerimizi birleştirmemiz, hemhal olmamız  gerektiğine inandık. Geçtiğimiz günlerde yine bir kadın mitingi gerçekleştirildi. Yani bizim  bir ve beraber olmaya, dayanışmayı daha fazla yükseltmeye, nefesimize yeni nefesler,  omuzlarımıza yeni omuzlar, adımlarımıza yeni adımlar katmaya, O yüzden bu özellikle  bahsettiğiniz kadın kolları genel başkanlığı yaptığım dönemde hem bir yandan 81 ili ve tüm  ilçeleri arşınlamaya çalışırken diğer taraftan orada da kadın hareketiyle buluşmalar  gerçekleştirdik. Yani sadece Cumhuriyet Halk Partili kadınlarla değil, aynı zamanda kadın  hakları savuncusu olan hem insan hakları dernekleriyle Hem de kadın örgütleriyle, kadın  hareketiyle ortak hareket ettik.  O da tabii hiç şüphesiz büyük bir sinerji yarattı, gücümüze güç kattı ve ben şunları çok  büyük kazanımlar olarak görüyorum. Mesela AKP 2012’de kürtajı yasaklamaya kalktı. Hep  birlikte benim bedenim, benim kararım dedik, geri çekmek zorunda kaldı. Sürekli ısıtır ısıtır karşımıza bu tecavüzcüleri aklama yasasını getirir. Yani kendisini istismar eden kişiyle bir  çocuğu evlendirme yasasını getirmeye çalışır. Yıllardır buna biz kadın hareketiyle birlikte  karşı duruyoruz. Her seferinde bunu geri çekiyorlar. Şimdi nafaka, yoksulluk kadının  yoksulluk kafasına göz koydular ve bunu da getirmek istiyorlar. Yıllardır gene bunu  getirmeye çalışırlar. Gene bunu da her seferinde geri çektirdik ama halin akıllarında ve  önümüzdeki günlerin ajandasında olabilir. Gene ciddi çetin bir mücadele vereceğiz. Özcümle birçok konuda verdiğimiz mücadelelerde biz kazandık. Yani belki bugün gelmek istediğimiz  eşitlikçi noktada olmayabiliriz ama onların ilerlemesini engelledik. Bakın Afganistan’da  Taliban rejimi bir günde kız çocuklarını köleleştiren, kadınları köleleştiren bir düzen  kurmadı.  Adım adım taşları döşedi, cehenneme giden yolun taşlarını döşedi. Ağustos 2021’de geldiler. Önce dediler ki, öğrenciler, kız öğrenciler okula gitmesinler. Biz ülke kültürümüze ve İslam  hukukuna uygun olarak yeniden eğitimi düzenleyeceğiz, eğitime ara veriyoruz. Derken  üniversite öğrencilerine dediler ki burka zorunlu, burka giymeyen üniversiteye  alınmayacak. Kızlar burka giyerek üniversiteye gittiler ama bir süre sonra üniversiteleri de  yasakladılar. Derken kadınlara parkları yasakladılar, spor salonlarına, güzellik salonlarına.  Sonra dediler ki kamuda çalışmak yasak, arkasından kadınlara sadece kadın doktorlara  gideceksiniz dediler. Arkasından sivi toplum örgütlerinde çalışmayı da yasakladılar.  Öylesine kadın bedeninden nefret ettiler ki. Ve kadını öylesine cinselliği çağrıştıran bir  varlık olarak görüyorlar ki ya vitrindeki cansız mankenlerin yüzünü folyayla kapattılar,  eşarp taktılar.  Burada da mı böyle olacak kaygısı taşıyorsunuz?  Hayır sadece adımları… Arkasından dediler ki çalışmak tamamen yasak. Yani kadınlardan  önce kadın hekime gidiyordu ya artık hiç hekime gidemez hali geldi. Derken arkasından  tamamen eğitimi yasakladılar. En son ceza kanununda yaptıkları değişiklikle birlikte artık  özgür yurttaşlar var, köle yurttaşlar var. Kadının seyahat etme özgürlüğünü elinden aldılar.  Yanında birinci derece bir akrabası olmadığı takdirde kadının seyahat etme özgürlüğü  kalmadı. Bunların her biri adım adım adım hayata geçirildi. Onun için biz Türkiye’de  özellikle tarikatlar ve cemaatler tarafından beslenen bu iktidarın birçok........

© Medyascope