menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran savaşı ve İsrail toplumunun kırılgan dengesi

11 0
15.03.2026

İran ile İsrail arasında üç haftadır süren savaş Orta Doğu’nun güvenlik dengelerini yeniden şekillendiren bir kırılmaya dönüştü.

ABD’nin İsrail ile birlikte İran içindeki askeri hedeflere yönelik başlattığı geniş çaplı operasyonlar, kısa sürede balistik füze saldırıları, insansız hava araçları ve siber operasyonların aynı anda kullanıldığı çok katmanlı bir çatışma modeline dönüştü. İran’ın İsrail’e karşı yüzlerce füze ve drone kullanması, İsrail’in ise İran içinde askeri altyapıyı hedef alan yoğun hava saldırıları gerçekleştirmesi savaşın yalnızca bölgesel bir gerilim değil, doğrudan devletler arası bir askeri karşılaşma olduğunu gösterdi. Bu tablo İsrail açısından yalnızca askeri bir meydan okuma değil; aynı zamanda toplumun dayanıklılığını test eden bir süreç anlamına geliyor

İsrail uzun süredir güvenlik tehdidi altında yaşayan bir devlet. Ancak İran ile yaşanan bu çatışmanın ölçeği önceki krizlerden farklı. Çünkü bu kez karşısında yalnızca sınır hattındaki milis örgütleri ya da sınırlı kapasiteye sahip bölgesel aktörler değil, doğrudan büyük bir devlet ve onun bölgesel askeri ağı bulunuyor. İran’ın Irak’taki Şii milisleri, Lübnan’daki Hizbullah ve farklı bölgelerdeki müttefik yapıları çatışmanın coğrafyasını genişletme potansiyeline sahip. Bu nedenle İran savaşı İsrail için yalnızca askeri bir mücadele değil; aynı zamanda uzun süreli bir stratejik yıpratma ihtimalini de beraberinde getiriyor.

Savaşın ilk günlerinde İsrail’de güçlü bir birlik görüntüsü ortaya çıktı. Güvenlik tehdidi karşısında toplumun büyük bölümü devletin askeri operasyonlarına destek verdi. Ancak çatışma uzadıkça İsrail toplumunun iç yapısındaki eski gerilimler yeniden görünür hale gelmeye başladı. Özellikle askerlik yükümlülüğü meselesi bu gerilimlerin merkezinde yer alıyor. İsrail’de ultra Ortodoks Yahudi topluluklarının önemli bir bölümü zorunlu askerlikten muaf tutuluyor. Uzun süren savaş ortamlarında bu durum seküler kesim içinde ciddi bir rahatsızlık yaratıyor. Çünkü savaşın maliyeti yalnızca devlet bütçesi üzerinden değil, toplumsal yükümlülükler üzerinden de hissediliyor. Savaş cephede yürütülürken, askeri yükün toplum içinde nasıl paylaşıldığı sorusu yeniden gündeme geliyor.

Bu tartışma aslında İsrail toplumundaki daha derin bir kırılmanın işareti. İsrail son yıllarda laik kentli kesimler ile dini muhafazakâr topluluklar arasında giderek belirginleşen bir siyasi ve kültürel ayrışma yaşıyor. Özellikle yüksek teknoloji ekonomisinin merkezinde yer alan Tel Aviv gibi kentlerde daha seküler, liberal ve küresel ekonomiye entegre bir toplumsal kesim bulunurken; ülkenin siyasi ağırlık merkezinde giderek daha güçlü hale gelen dini muhafazakâr ve milliyetçi blok farklı bir devlet anlayışını savunuyor. Bu iki yaklaşım yalnızca kültürel bir farklılık değil, devletin kurumsal yapısı ve demokrasi anlayışı üzerinde de ciddi bir gerilim yaratıyor.

Yargı reformu etrafında patlak veren büyük protestolar bu ayrışmanın en açık göstergesiydi. Hükümetin yüksek yargının yetkilerini sınırlandırmayı ve yargıç atamalarında siyasi etkinliği artırmayı hedefleyen reform planı, İsrail’de yüz binlerce insanın katıldığı protestolara yol açtı. Haftalar boyunca Tel Aviv başta olmak üzere birçok şehirde büyük gösteriler düzenlendi. Protestolar yalnızca muhalif siyasi çevrelerden değil; akademi, teknoloji sektörü, eski güvenlik bürokrasisi ve hatta bazı askeri rezerv birliklerinden de destek gördü. Birçok yedek asker hükümetin reform planlarını geri çekmemesi halinde gönüllü görevlerini askıya alabileceklerini açıkladı. Bu durum İsrail tarihinde nadir görülen bir güvenlik-siyaset gerilimi ortaya çıkardı.

İran savaşı bu protestoları ortadan kaldırmadı; yalnızca geçici olarak arka plana itti. Dış tehdit algısı İsrail toplumunda kısa vadede bir birlik duygusu yaratma eğilimindedir. Ancak savaş hali aynı zamanda uzun süredir biriken siyasi gerilimleri ortadan kaldırmaz. Tam tersine, savaş uzadıkça devletin karar alma süreçleri ve güvenlik politikaları üzerindeki tartışmalar daha da sertleşebilir. İsrail’de hükümet, yargı ve güvenlik bürokrasisi arasındaki güç dengesi zaten hassas bir noktadaydı. İran ile yaşanan geniş ölçekli bir çatışma bu dengeleri yeniden tartışmaya açabilir.

Bu nedenle İsrail’in karşı karşıya olduğu mesele yalnızca askeri güvenlik değil. Devletin güvenlik refleksleri ile toplumun demokratik beklentileri arasındaki ilişki giderek daha karmaşık bir hale geliyor. İran savaşı kısa vadede iç siyasi gerilimleri bastırmış görünebilir. Ancak çatışma uzadıkça ve savaşın ekonomik ve toplumsal maliyetleri görünür hale geldikçe, İsrail toplumundaki bu kırılmaların yeniden ve daha sert biçimde ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacaktır.

İran ile yaşanan çatışmanın bir başka boyutu ekonomik riskler. Savaşın ilk haftalarında Hürmüz Boğazı etrafında yaşanan gerilim küresel enerji piyasalarında ciddi dalgalanma yarattı. Dünya petrol ticaretinin önemli bir kısmı bu dar geçitten geçiyor ve bölgedeki askeri hareketlilik tanker trafiğini doğrudan etkiliyor. Enerji fiyatlarındaki yükseliş yalnızca küresel ekonomi için değil, savaşın tarafları için de yeni maliyetler üretir. İsrail güçlü bir teknoloji ekonomisine sahip olsa da küresel sermaye akışlarına ve uluslararası iş birliklerine oldukça bağımlı bir ekonomik yapı üzerinde yükseliyor. Uzayan savaş ortamı yatırım beklentilerini ve ekonomik güven ortamını doğrudan etkileyebilir.

Savaşın doğası da değişmiş durumda. İran savaşının ilk haftalarında geniş çaplı siber operasyonlar dikkat çekti. İletişim altyapıları, askeri veri ağları ve dijital sistemler doğrudan hedef haline geldi. Modern savaş artık yalnızca tankların ve uçakların çatışması değil; veri merkezlerinin, iletişim ağlarının ve yazılım sistemlerinin de mücadele alanına dönüşmüş durumda. İran ile yaşanan bu çatışma modern savaşın nasıl çok katmanlı hale geldiğini gösteriyor.

Bu noktada ortaya çıkan asıl soru askeri dengelerden çok toplumsal dayanıklılıkla ilgili. İsrail askeri kapasite açısından bölgedeki en güçlü aktörlerden biri olmaya devam ediyor. Ancak modern savaşların sonucu yalnızca askeri güçle belirlenmez. Uzun süreli çatışmalar toplumların dayanma kapasitesini test eder. Sürekli mobilizasyon hali, yüksek savunma harcamaları ve güvenlik kaygısının gündelik hayatı belirlemesi zamanla toplumsal yorgunluk üretir.

İran’ın stratejisi tam da bu noktaya dayanıyor gibi görünüyor. İran askeri olarak İsrail ile doğrudan simetrik bir savaş yürütmekten çok, uzun süreli bir yıpratma stratejisi izlemeyi tercih ediyor. Füze saldırıları, vekil güçler ve enerji piyasaları üzerindeki baskı aracılığıyla çatışmayı zamana yaymak bu stratejinin parçası. Böyle bir senaryoda savaş yalnızca cephede değil, ekonomilerde ve toplumların psikolojisinde de yürütülür.

Bu nedenle İran savaşı İsrail için yalnızca askeri bir meydan okuma değil; aynı zamanda bir toplumsal dayanıklılık testi. İsrail devleti güçlü olabilir. Ancak modern devletlerin gücü yalnızca askeri kapasiteye dayanmaz. Toplumun bu kapasiteyi ne kadar süre taşıyabileceği de belirleyici olur.

İran savaşı İsrail’i yalnızca cephede değil, toplumun içinde de sınayan bir çatışmaya dönüşmüş durumda. Bu savaşın sonucu yalnızca askeri dengeleri değil, İsrail toplumunun dayanıklılığını da belirleyecek.

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:


© Medya Günlüğü