Yapay zekânın işe yaradığına neden ikna değiliz?
Eurostat’ın 2026 raporuna göre 2025’te AB’deki şirketlerin yüzde 20’si en az bir yapay zekâ teknolojisi kullanıyor. Türkiye’de bu oran yüzde 7,4. Listede bizden geride yalnızca Romanya var. Büyük şirketlerde fark daha da can sıkıcı: AB’de yüzde 55, bizde yüzde 23,5.
İşin tuhafı, bireyler kurumlardan çok daha hızlı. TÜİK’e göre 2025’te Türkiye’de 16-74 yaş arası bireylerin yüzde 19,2’si üretken yapay zekâ kullanıyordu. Aynı yıl yapay zekâ kullanan şirketlerin oranı yüzde 7,4’tü. Yani bireyde kullanım şirketin 2,6 katı. AB’de bu çarpan 1,6: Bireylerin yüzde 32,7’si, şirketlerin yüzde 20’si. 2026’da Türkiye’de iki oran da yaklaşık iki katına çıktı (bireylerde yüzde 37,6, şirketlerde yüzde 14) ama aradaki makas kapanmadı.
Yani insanımız kurumlarından hızlı koşuyor. Neden mi? Bence cevap, bu toplumun hangi teknolojiye nasıl bağlandığında gizli. Gelin bunu beraber düşünelim.
Gördüğümüzü öğreniyoruz, görmediğimizi sorun saymıyoruz
“Erken benimseyen” kavramını literatüre kazandıran Everett Rogers’a göre bir yeniliği hızla yayan özelliklerden biri gözlemlenebilirliktir. Şirketler olarak da gözümüzle gördüğümüz teknolojilere çok daha hızlı adapte oluyoruz. 2010’ların başında Facebook sayfası olmayan marka kalmadı. Rakip hızlı teslimata geçtiyse, mağazasını bir deneyim alanına çevirdiyse ertesi çeyrek biz de aynısını yaptık. Çünkü rakibin ne yaptığını görüyor, aradaki farkı da ölçebiliyorduk.
Herkesin gördüğü teknolojilerde kimseyi ikna etmek gerekmiyordu. Yapay zekâ ise çoğu zaman görünmeyen bir teknoloji. Değerini, bu yıl AI Summit London’da duyduğum yeni favori tabirimle, “digital pipeline” yapılaşmasında gösteriyor.
Üstelik bu yapılaşmanın kazanımları, kapalı kapılar ardında, elini açık etmek istemediğin bir rekabet avantajı gibi yönetiliyor. Hiçbir şirket “bu çeyrek ekibimiz 400 saat........
