“Hiçbir hırsız haram yemez”
“Hiçbir hırsız haram yemez”
Muhammed Zahir Yıldız
Toplumsal düzenin temel taşı olan yöneticilik; sadece bir makam, mevki veya paye değil, aynı zamanda omuzlarda taşınan ağır bir ateşten gömlektir. Belediye başkanlarından milletvekillerine, ihale koridorlarında koşan iş adamlarından karar verici mercilere kadar her birey, elindeki imkânın bir "emanet" olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorundadır. Zira İslam düşünce geleneğinde idarecilik, halkın hizmetkârı olmak demektir.
Tarihin tozlu sayfalarında değil, vicdanımızın en derin köşesinde saklamamız gereken şu hadise, bugünün dünyasına ışık tutacak mahiyettedir: Yaklaşan bir bayram öncesi, Müminlerin Emiri Hz. Ömer’in (r.a.) kızları babalarının yanına gelerek masum bir talepte bulunurlar: "Babacığım, herkes bayram için evlatlarına güzel kıyafetler alıyor, sen de bize alamaz mısın?" Hz. Ömer, evlatlarının bu mahzun hali karşısında müteessir olur ve Beytülmal (devlet hazinesi) memuruna bir not yazar: "Bana önümüzdeki ayın maaşından bir miktar avans gönderebilir misin?"
Hazine memuru, adaletin sarsılmaz direği olan Ömer’in bu talebine, tarihe altın harflerle geçecek bir cevap verir. Pusulanın arkasına şunu not düşer: "Ya Ömer! Eğer önümüzdeki ay hayatta olacağına ve İslam devletine hizmet etmeye devam edeceğine dair bana bir garanti verebilirsen, istediğin avansı hemen yollayayım." Hz. Ömer, bu cevabı okuduğunda sarsılır, olduğu yere çömelir ve hıçkırıklara boğulur. Gözyaşları içinde evlatlarına döner ve o sarsıcı cümleyi kurar: "Siz babanızın cehenneme gitmesini mi istiyorsunuz?"
Bu kıssadan alınacak dersler, modern çağın siyaset ve ticaret anlayışını sorgulamaya yetecek güçtedir. Koca bir imparatorluğu yöneten Hz. Ömer’in maaşı ailesine yetmiyordu, sorumluluğu ağırdı; ancak o, devletin malından bir kuruş dahi olsa önden almayı "ebedi cehennem" sebebi olarak görüyordu. Şimdi sormak gerekir: Ankara’nın gri havasında, görkemli binaların koridorlarında kaybolan milletvekillerimiz bu hesabı nasıl verecekler? Halkın derdiyle dertlenmek yerine, şahsi menfaatlerin gölgesinde serinleyenlerin boğazından o maaşlar nasıl geçiyor? Kaç vekil, bir yetimin sofrasına oturup onun derdine derman olmuştur? Ne yazık ki gördüklerimiz, halktan kopuk bir siyaset anlayışının galebe çaldığını göstermektedir.
Aynı sualler belediye başkanları için de geçerlidir. Yerel yönetimler, halkın en kolay ulaştığı kapı olmalıdır. Peki, o kapılar gerçekten halka açık mı? Randevusuz, çarıklı bir köylü teyze, makam odasına girebiliyor mu? Yoksa sekreterler, danışmanlar ve özel kalem müdürlerinden oluşan o aşılmaz barikatlar, halk ile hizmetkârı arasına set mi çekiyor? Makamlar, halka hizmet için birer vesiledir; halktan kaçmak için örülen kaleler değil. Mevlana Celaleddin Rumi'nin dediği gibi: "Adalet nedir? Ağaçları sulamak. Zulüm nedir? Dikene su vermek." Kaynakları halkın ihtiyacı yerine yandaşın cebine akıtmak, dikene su vermektir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: "Bütün hataların başı dünya sevgisidir." Bir kalbe dünya hırsı ve makam sevdası girdiğinde, kişi o gayeye ulaşmak için her yolu mubah görmeye başlar. Psikolojik bir gerçekliktir ki; “ Hiçbir hırsız haram yemez.”. Onu kılıfına uydurur, helalleştirir ve zihninde meşrulaştırır. İhalelere fesat karıştıran, rüşvet çarklarında dönen iş adamları, o kazançla huzur bulacaklarını mı sanıyorlar? "Devletin malı deniz..." anlayışı, toplumun damarlarına zerk edilmiş en büyük zehirdir.
Unutulmamalıdır ki devletin malı, bir şahsın veya bir partinin mülkü değildir. O malda tüyü bitmemiş yetimin, kimsesiz dulun ve 86 milyonun hakkı vardır. Bir kişiye karşı hata yaptığınızda helallik alabilirsiniz; ancak koca bir milletin hakkına girdiğinizde, mahşer gününde 86 milyon insanla nasıl helalleşeceksiniz? Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye vasiyetini hatırlayalım: "Ey oğul! Ananı, atanı say; bereket büyüklerle beraberdir. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." İnsanı ve adaleti merkeze almayan hiçbir yapı payidar olamaz. Yarın geç olmadan, vicdan terazimizi Hz. Ömer’in adaletiyle yeniden tartmak zorundayız.
