menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Danıştay Kararı Işığında Akademik Liyakate Dair

19 0
10.04.2026

Danıştay 8. Dairesinin geçenlerde verdiği bir karar kamuoyunda çok tartışıldı. Kararda, bir kadroya başvuran adayların her ikisi de üniversitenin asgari kriterlerini sağlıyorsa, aralarında “bariz bir puan farkı” (örneğin bir adayın 767 puan, diğerinin çok daha düşük olması gibi) bulunduğu durumlarda, yüksek puanlı adayın tercih edilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca Danıştay, idarenin açık puan üstünlüğünü dikkate almadan yaptığı tercihleri, yeterli ve makul bir gerekçeye dayandırılmadığı takdirde hukuka uygun bulmamaktadır.

Bu tespit, keyfiliğin önlenmesi bakımından yerindedir. Zira akademik atamalarda ölçülebilir bir kıstas olarak puanın tamamen devre dışı bırakılması, süreci kişisel tercihlere açık hale getirebilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken kritik nokta şudur: Mahkemenin bu yaklaşımı, puanı liyakatin tek ve mutlak göstergesi haline getirme riski taşımaktadır.

Oysa Danıştay’ın yaptığı şey, aslında doğrudan bilimsel niteliği tayin etmek değil; idarenin işlemini gerekçe denetimine tabi tutmaktır. Yani mahkeme, “yüksek puanlı aday daha niteliklidir” şeklinde bilimsel bir hüküm kurmuyor; fakat açık bir puan farkının hiçbir bilimsel gerekçe sunulmadan göz ardı edilmesini hukuka aykırı sayıyor. Bu yönüyle Danıştay’ın bu kararının, sonuçtan ziyade sürece ilişkin denetim niteliği taşıdığı söylenebilir.

Ne var ki kararın kamuoyunda bu şekilde okunmaması, puanın tek başına belirleyici ölçüt olarak anlaşılması, böyle bir algının gündeme taşınarak zihinlerde yer alması, akademik hayat açısından ciddi sakıncalar doğurabilir. Nitekim meselenin böyle okunması ve algılanması neticesinde son günlerde bu türden şikâyetin mahkemelerde arttığına şahit olunmaktadır.

Son yıllarda üniversitelerde de karşılaşılan temel sorunlardan biri, çok sayıda yayına sahip olmak ile bilimsel değer üretmek arasındaki farkın giderek silikleşmesidir. Yirmi adet yüzeysel, tekrara dayalı veya katkısı sınırlı çalışmanın, iki adet derinlikli, özgün ve alana yön veren çalışmaya yalnızca sayısal üstünlük nedeniyle tercih edilmesi, şeklen nesnel fakat özünde hakkaniyetten uzak bir sonuç doğurur. Immanuel Kant’ın 1755 yılında kaleme aldığı doktora tezi 38 sayfalık kısa bir metindir ve bugünkü anlamda geniş bir kaynakçaya da sahip değildir. Bu durum, akademik değerin metnin hacmi, sayısı ya da referans yoğunluğu ile değil; ortaya koyduğu düşünsel derinlik ve etki ile ölçüldüğüne tipik bir örnektir.

Elbette puan, liyakat için gereklidir; fakat tek başına yeterli değildir. Akademik niteliğin gerçek anlamda değerlendirilmesi; yalnızca puan toplamı üzerinden değil, bilimsel derinlik, özgün katkı, yöntemsel tutarlılık ve düşünsel etki gibi ölçütler üzerinden mümkündür. Daha açık ifadeyle, liyakat yalnızca hesaplanan değil, aynı zamanda takdir edilen bir değerdir. Bu ise doğası gereği alan uzmanlığı ve akademik tecrübe gerektiren bir değerlendirme sürecidir.

Danıştay her ne kadar doğrudan bilimsel niteliği tayin etmese de, kararın yorumlanma biçimi ve ortaya çıkardığı etki, akademik değerlendirmeyi sayısal üstünlüğe indirgeme tehlikesi barındırmaktadır. Bu da uzun vadede, şimdikinden daha fazla akademik üretimi niceliksel bir yarışa dönüştürebilir.

Oysa üniversite (jüriler ve/veya komisyonlar marifetiyle) yüksek puanlı aday yerine daha düşük puanlı bir adayı tercih edebilir; ancak bunu yaparken, açık ve güçlü bir bilimsel gerekçe ortaya koymak zorundadır. Bu gerekçe, adayın çalışmalarının özgünlüğü, alana katkısı, etki gücü gibi nitel unsurlara dayanmalıdır. Aksi halde tercih keyfî hale gelir. Ancak bu ilke, tersinden okunarak puanın tek başına belirleyici olduğu sonucuna da götürülmemelidir.

Burada yargının rolü de net bir biçimde belirlenmelidir. Mahkemeler, akademik atamaların bilimsel içeriğini belirleyen merciler değildir. Onların görevi; sürecin hukuka uygun yürütülüp yürütülmediğini, yani eşitlik, şeffaflık ve gerekçelendirme ilkelerine riayet edilip edilmediğini denetlemektir. Akademik niteliğin nihai değerlendirmesi ise ancak akademik jüriler tarafından yapılabilir.

Sonuç olarak liyakat meselesi, ne yalnızca puana indirgenebilir ne de bütünüyle öznel takdire bırakılabilir. Liyakat, nicelik ile niteliğin dengeli biçimde birlikte değerlendirildiği bir zeminde ortaya çıkar. Gerçek anlamda adil bir akademik sistem, ne puanın mutlaklaştırıldığı mekanik bir düzene ne de gerekçesiz tercihlerin egemen olduğu keyfî bir yapıya dayanır. Bilakis, nesnel ölçütlerin niteliksel değerlendirme ile tamamlandığı, Jürinin / komisyonun kararlarını bilimsel gerekçelerle temellendirdiği ve yargının da yalnızca bu sürecin hukuka uygunluğunu denetlediği bir denge üzerine kurulmalıdır.


© Maarifin Sesi