menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Akif”in En Net Fotoğrafının Düşündürdükleri

35 0
31.03.2026

Bu fotoğrafın, Mehmet Akif Ersoy’a ait en net görüntü olduğu söylenmektedir. Görselin zihnimizde uyandırdığı Akif portresini dillendirecek olursak, aklımıza gelenleri şöyle sıralayabiliriz. Medine-i Münevvere’yi her şeye rağmen kahramanca savunup İngiliz’e teslim etmemek için direnen Fahreddin Paşa, asker içindeki hainlerin üzerine çullanmasıyla derdest edilip işgalcilere teslim edilmiş ve Abdülhamid Han’ın yaptırdığı Hicaz demiryolunun kara treni 10 Ocak 1919’da son kez Anadolu’ya doğru yola çıkmış ve Kutsal topraklar için Hicaz defteri kapanmıştı. Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğullarından Faysal, İngilizlerin kuruverdiği devletlerden Suriye ve Irak’ın kralı olmuş, bu son trenle Hicaz’dan gelen son Osmanlı askerlerini Şam’daki karargâhında misafir etmişti. Görüşme esnasında Arapların çok zengin bir dili olduğunu, çölün karanlık gecelerinde gökteki yıldızlara bakarak mükemmel şiirler söyleyebildiklerini, buna rağmen bütün Arap coğrafyasında İslâm kültürünü şiire yansıtmakta Mehmet Akif’in gösterdiği başarıyı gösteren tek bir Arap şairin bile olmadığını söylemişti.

Geçenlerde vefat eden İlber Ortaylı, bir programda okunan, Çanakkale Şehitlerine ithafen Akif’in yazdığı destansı şiiri gözyaşları içinde dinledikten sonra “Allah’ın şairleri de vardır” denildiğini ifade etmişti. Gerek bizim kuşağın gerekse bizden önceki kuşağın hatiplerinin sıkça başvurdukları, konuşmalarını zenginleştirdikleri şairlerden biri de hiç kuşkusuz Mehmet Akif’tir. Dolayısıyla Akif’in bu yönünü tartışmak beyhude bir uğraştır. 

İslâmî şiirdeki otoritesinden İslâmî fikirdeki otoritesine yönelecek olursak, orada aynı coşkuyla fikir serdetmenin pek de kolay olmadığını görürüz. Fatih’te doğan Âkif, Sultan Hamid tahta çıktığında 3 yaşındadır. Dolayısıyla bütün eğitim hayatı, fikrî yapısı hep onun padişahlığı dönemine rast gelir. Abdülhamid öncesi bir padişah dönemini yetişkin olarak idrak edemediği için, mevcut padişahın değerini takdirde zorlanmış olabilir. Zira insan olanın hep en kötüsü olduğunu düşünür ve bir gün idealindeki olması gerekenin gerçekleşeceği hayaliyle yaşar. Biz Mehmet Âkif’in çok sağlam bir hafız olduğunu kendisine “demir hafız” demesinden biliyoruz. Buna ilaveten Celâleyn Tefsirini baştan sona 28 defa okuduğunu da biliyoruz. Yaşadığı dönem için çok fevkalâde bir durum olmasa da günümüz için bu oldukça değerli bir birikimdir. Ahlâk-ı Hamîde sahibi oluşu da izahtan vârestedir. 

Âkif hakkında soru işaretlerinin oluşmasına sebep olan yönü ise Sultan Abdülhamid’e yapmış olduğu son derece ağır hakaretlerdir. Yaşadığı atmosfer “İmparatorluğun en uzun yüz yılı”dır. 1720’de başlayan kırılma Tanzimat’la devlet aklına dönüşmüş, devleti devlet yapan üç sacayağı yani ordu, eğitim ve yargı kendini batı medeniyetine adapte etmeye başlamıştır. Yeniçeri ocağı kapatılmıştır ki bu her ne kadar Vak’a-i Hayriyye olarak adlandırılsa de asker bir milletin en önemli unsuru bir anda yok edildiği anlamına gelmektedir. Yerine kurulan askeri yapıya “Asâkîr-i Mansûre-i Muhammediyye” dense de Türk askeri Fransız komutanlardan harp sanatını öğrenme zilletine düşürülmüştür. Bu Hz. Ali’nin ifadesiyle İslâm devletini temsil eden sarığın başlardan alınıp yerine Yahudi Fötrünü takmak gibi yine Âkif’in ifadesiyle “Beyin ürperten bir inkılâp” olmuştur. 

Devlet batılılaşmaya karar verdiği için âdeta intihar etmiş ve misyoner okullarına ülkenin kapılarını ardına kadar açmıştır. Osmanlı Enderûn’u yerini ve görevini Fransız Mekteb-i Sultânîsi (Galatasaray Lisesi)’ne bırakmıştır. 1863’te Cyrus Hamlin  İstanbul Bebek’te Robert Kolejini açtığında Âkif’in doğmasına daha 10 yıl vardır. Payitaht batıya hayran haldedir, Yakup Kadri’nin ifadesiyle İstanbul Sodom ve Gomore’den daha çılgın bir hale gelmiştir. Âsitâne’nin münevverleri “Ah Evropa” zikrini çeke çeke seyr-i sülük tamamlayacak kemâle ermiştir. 

O tarihlerde toplum olarak bizler batılı olmak için her şeyimizi vermeye hazırdık. Birçok Islahât yapmış, Halife’nin devleti olduğumuz halde Şer’îyye mahkemelerin önce yanı başına bir süre sonra da yerine Laik Hukuka göre çalışan Nizamiye Mahkemelerini çoktan kuruvermiştik. Ortada tek bir engel vardır. Hareket Ordusunun başkumandanı Mahmut Şevket Paşa’nın ifadesiyle “Yıldızdaki baykuş, kan emici, ödlek sultan”. Öyleyse çözüm bellidir. Bu engeli ortadan kaldırmak için her yola başvurulmalıdır. 

Meşîhat-i İslâmiyye’nin Hey’et-i Te’lîfiyye riyasetini deruhte eden Ahıskalı Ali Haydar Efendi’nin ifadesiyle “Hareket ordusu 31 Mart Vakasından sonra İstanbul’a gelip Yeşilköy’de karargâh kurduğunda Sultan Abdülhamid’e karşı olmayan ulema sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu”. 

Her ne kadar Mehmet Âkif’in İttihad ve Terakki Cemiyetine üye olduğu iddiaları yalanlansa da Enver Paşa’ya bağlı olarak kurulan Teşkilât-ı Mahsûsa’da Kuşçubaşı Eşref’le birlikte birçok göreve gittiği herkesçe bilinmektedir.  

Payitahtın münevverleri ortada bir sorunun olduğunda hemfikir idiler. Hiç kimse memleketin güllük gülistanlık olduğunu iddia edemezdi. Ne olmamak istediklerinde müttefik, ne olmak istediklerinde ihtilâf halindeydiler. Celal Nuri gibi bazıları Batıcı idi. Abdullah Cevdet gibi Avrupa’dan damızlık erkek getirme teklifinde bulunacak kadar cinnet halinde olanlar da vardı. Nitekim İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra Sirkeci’de trenden inen İngiliz sefirinin at arabasının beygirliğini yapacak kadar aklını yitirmiş bir grup da yine bu cümledendi. Âkif bunlardan değildi. 

“Galeyan geldi mi mantık savuşurmuş…doğru:

Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.” diyordu.

Ziya Gökalp’in başını çektiği Türkçüler de Âkif’in sıcak bakmadığı bir ekoldü. Bu kimseler beş bin yıllık Türk devletlerinden bahsediyor, bu devletlerin İslâm kültür ve medeniyetiyle temasını paranteze alıyorlar ve görmezden gelinmesi gerektiğini dillendiriyorlardı. Âkif’in bu zihniyeti de eleştirdiği........

© Maarifin Sesi