Düşünceyi İncitmemek
Düşünceyi incitmemek, bir nezaket meselesinden önce bir hakikat ahlakıdır. Bir fikri aceleyle biçimlendirmeden, onu kırmadan, incitmeden tutmaya çalışan bir hâldir.
Henüz tamamlanmamış bir şeye saygı duymak, ham meyveyi dalından koparmamaktır.
İnsan, dünyayla ve kendisiyle en sahici temasını düşünce üzerinden kurar. Bu yüzden düşünce, insana en yakın olan ama en kolay da yara alan alandır. Çoğu zaman fark edilmeden incinir; aceleye getirildiğinde, zorlandığında, kendini savunmak zorunda bırakıldığında.
Bugün düşünce, kendini göstermekten çok korunmaya ihtiyaç duyuyor. Onu hemen paylaşma, hemen savunma, hemen karşı çıkma baskısından kurtarmak gerekiyor. Her düşünce ortaya çıktığı anda ortaya atılmak zorunda değil; her kanaat, daha ilk hâliyle kesinlik iddiası taşımak mecburiyetinde değil. Düşünceye tanınmayan bu ara alan, aslında insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin de daralmasına yol açmaktadır.
Düşünceyi incitmemek, susmak demek değildir. Aksine, daha dikkatli konuşmayı göze almaktır. Her fikri hemen tamamlanmış saymamayı, her kanaati son söz gibi sunmamayı kabul etmektir. Çünkü düşünce, çoğu zaman sessizlikte berraklaşır; bazen de zamanla adını bulur. Bu geçiş hâllerine izin verilmediğinde, düşünce geri çekilir, yüzey hale gelir ya da sertleşir.
Belki de bu yüzden bugün çok şey söyleniyor ama az şey yerli yerine oturuyor. Söz çoğalıyor, anlam seyrekleşiyor. Bu durum düşüncenin yokluğundan değil; düşüncenin korunacağı alanların daralmasından kaynaklanıyor. Her şeyin hızla dolaşıma girdiği bir çağda, düşünce en çok da aceleye getirildiğinde incinebiliyor.
Düşünce yalnızca yüksek sesle bastırıldığında zarar görmez; hemen hükme zorlandığında, sürekli netlik talebiyle kuşatıldığında da yıpranır. Oysa her düşünce, ortaya çıktığı anda tamamlanmış olmak zorunda değildir. Bazıları ancak bekleyerek derinleşir. Bu sabır kaybolduğunda, düşünce savunmaya geçer. Savunmaya geçen düşünce ise hakikate yaklaşmaktan çok kendini korumaya alır. Bu hızda da fikirler olgunlaşamadan, düşünceler kesinlik iddiasıyla dolaşıma giriyor. Yanlış anlaşılma korkusu, düşünceyi keskinleştiriyor. Keskinleşen fikir ise derinleşemiyor. Burada incinen yalnızca fikirler değil; düşünmenin kendisi oluyor. Çünkü düşünce, savunma refleksiyle hareket ettiğinde içeriğini, anlatmak istediğini genişletemiyor.
Bu yüksek hızlı dönemde İnsan artık düşüncelerini taşımıyor; sergiliyor. Sergilenen fikir çoğalıyor, fakat taşınan anlam azalıyor. Oysa anlam, dolaşımda değil; durakta derinleşir. Yerini bulamayan söz, ne kadar doğru olursa olsun eksik kalır. Düşüncenin bu kadar çabuk tüketilmesi, biraz da ona emanet bilinciyle yaklaşılmamasından kaynaklanmaktadır.
Düşüncenin incinmesine yol açan bir başka mesele ise, onun nitelik ve derinlik bakımından daraltılmasıdır. Düşünce bugün çoğu zaman kapasitesini aşan bir hızla üretiliyor; fakat aynı hızla yüzeyde kalarak derinleşemiyor. Bu durum düşüncenin değersizleştiği değil; değerinin fark edilmediği bir hâlidir. Çünkü düşünceye emek verilmediğinde kendini geri çeker hale gelmektedir.
Düşüncenin sürekli basitleştirilmesi, karmaşıklıktan arındırılması ve “kolay tüketilir” hâle getirilmesi, onu inciten en görünmez müdahalelerden biridir. Her düşünce herkes için hemen anlaşılır olmak zorunda değildir. Zor olanı dışlamak, düşünceyi korumak değil; onu sınırlandırmaktır. Düşüncenin kapasitesi küçüldüğünde yalnızca fikirler zayıflamaz; insanın hakikatle kurduğu ilişki de basitleşir.
Burada mesele yalnızca bir dil meselesi değildir; aynı zamanda bir ahlak ve dikkat meselesidir. Düşünce, insana verilmiş bir emanet gibidir. Onu hoyratça kullanmak, yalnızca başkasını değil, insanın kendi iç dünyasını da yaralar. Sertleşen dil, önce düşünceyi, ardından kalbi köreltir. İnceliğin kaybolduğu yerde hakikat de zor tutunur.
Bugün itirazın kendisi değil, itirazın dili yıpratıcıdır. Karşı çıkmak, düşüncenin düşmanı değildir; fakat dinlemeden karşı çıkmak, düşünceyi savunmaya iter. Savunmaya geçen düşünce gelişmez. Bu yüzden çok konuşulan ama az anlaşılan bir iklimde yaşıyoruz. Gürültü artıyor, fakat anlam azalır hale geliyor.
Bir başka incinme alanı da düşüncenin ahlaki ve estetik boyutlarının göz ardı edilmesidir. Düşünce yalnızca ne söylendiğiyle değil, nasıl söylendiğiyle de ilgilidir. Dil sertleştikçe düşünce daralır. İncelik kaybolduğunda, en doğru fikir bile itici hâle gelir. Oysa düşünce, nezaketi bir zayıflık değil, bir derinlik ölçüsü olarak tanır.
Belki bugün en çok buna ihtiyacımız var: Düşünceyi hızlandırmadan, sertleştirmeden, tüketmeden taşımaya. Onu bir gösteri malzemesi değil, korunması gereken bir emanet gibi görmeye. Çünkü düşünce incindiğinde, insanın anlamla kurduğu bağ da zedelenir. O bağı onarmanın yolu daha çok konuşmaktan değil, daha dikkatle düşünmekten geçer. Ve belki de bugün, düşünceye yapılabilecek en büyük iyilik budur. Şunu unutmayalım ki: Hakikat, incitilmeden taşınan düşüncelerde filizlenebilir.
