menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Uyandığımda Sesim Yoktu: Cassandra’dan bugüne duyulmayan kadınların hikâyesi

18 0
29.03.2026

Kulis Sesleri’nde bu hafta, Bu Yapım tarafından sahnelenen Uyandığımda Sesim Yoktu oyununun yönetmeni Tamer Levent, oyuncuları Burcu Görek ve Dilara Gül ile sohbet ettik.

Tamer Levent, “Bu sadece bir kadın hikâyesi değil. ‘Çıkmam lazım’ deyip çıkamayan, bir türlü uyanamayan insan hâli. Uyanmak dediğimiz şey, hayatı sorgulamaya başlamak ve o sorgulamayla değişmektir” diyor.

Oyundan bahsedelim önce, isterseniz. Oyunun hikayesi nedir?

Tamer Levent: Burcu oyunun İngilizce metnini bana 2019’da getirdi. Edinburgh Fringe’de izlemiş, “Okur musun?” dedi. Ben de okudum ve çok hoşuma gitti. Metni okuyunca daha da etkilendim. Çünkü oyun alışılmış tiyatro oyunculuğunun dışında bir tarza sahipti.

Herhangi bir etiket koymak istemiyorum aslında, çünkü bu tür sınıflandırmalar beraberinde başka tartışmaları getiriyor. Ama şunu söyleyebilirim: Oyunda bir kadının iki kimliği var. İç kimliği ve dış kimliği. Buna bağlı olarak da iç aksiyon ve dış aksiyon var. Tüm oyun bir küvette geçiyor. Metnin içinde çok katmanlı anlamlar var. Düz bir okumayla bakarsanız, annesini kaybetmiş bir kadının mutsuzluğu gibi görünebilir. Oldukça sıradan bir hikâye gibi anlaşılabilir. Ama aslında öyle değil. Oyunda çok güçlü bir sorgulama var. Yazarlar Kanadalı ve onlar sahnelerken oldukça farklı, hatta daha cesur bir yorum tercih etmişler. Biz ise birebir aynı şeyi yapmak istemedik.

Bizim yorumumuzda, kadının hem kendisiyle hesaplaşması hem de dış dünyanın kadına yaklaşımını eleştirmesi ön planda. İç dramatik aksiyonla dış dramatik aksiyon sürekli birbirine karışıyor, iç içe geçiyor. Bu geçişleri doğru kurabilmek için çok detaylı bir çalışma yaptık. Gerçekten adım adım ilerleyen bir süreçti. Bu tür metinlerde en önemli şey, metnin derinine inmek ve iyi analiz yapmak. Bizde hâlâ “iş” ile “işin yapılma biçimi” arasındaki ilişki yeterince konuşulmuyor. İkisi birbirini tamamlayan şeyler aslında. Ama genelde sadece ortaya çıkan sonuç konuşuluyor. O zaman da yapılan şey, gerçekten üretmekten ziyade “iş yapıyormuş gibi yapmak” oluyor.

Sadece sonuç odaklı yani?

Tamer Levent: Evet, tamamen sonuç odaklı. Sürece yeterince önem verilmiyor. Oysa sanat dediğimiz şey, teori ile pratiğin birlikte yürütülmesidir. Bu yeni bir fikir de değil aslında. 17. yüzyılda, Rönesans sonrası dönemde, Alman filozof Schelling sanatın teori ve pratiğin birleşimi olduğunu söylüyor. Burada kastettiğim sadece tiyatro ya da resim değil, sanatın genel felsefesi. Biz de bu oyunda bunu uygulamaya çalıştık. Metni alıp detaylı şekilde analiz ettik. Provalarda adeta canlı analiz yaptık. Oyunculara bazı koşullar koydum. Önce ezber yapılması gerekiyordu. Çünkü ezberin zamanla içselleşmesi ve oyuncunun içine geçmesi lazım. Eğer ezberi yaptıktan hemen sonra sahneye koyarsanız, ortaya sadece ezberlenmiş bir oyun çıkar.

Ezber süreci ilerledikçe sahne sahne çalıştık. Ben sahneleri yönlendiriyordum, sonra onlara bir hafta süre veriyordum. O süre içinde çalışıp geliyorlardı. Ben de bir sonraki aşamada yaptıkları işi bir üst seviyeye taşıyordum. Bu böyle katman katman ilerledi. Benim fikirlerimle onların emeği iç içe geçti. Oyuncular gerçekten çok disiplinli çalıştılar. Verdiğim şeyleri birebir uygulayıp üzerine koyarak geldiler. Bu sayede her hafta oyunu biraz daha ileri taşıyabildik. Premiere haftasına geldiğimizde oyun, daha çok kadının hayattan şikâyet ettiği bir noktadaydı.

Ama tam o hafta oyuna farklı bir çevre ve yorum kattık. Bir anda oyunun bütün anlamı netleşti. Vermek istediğimiz mesajlar ortaya çıktı. Tabii, metin Kanadalı yazarlara ait olduğu için, içinde farklı bir kültürün referansları vardı. İsimler, mekânlar, yaşam biçimleri… Böyle metinlerde en büyük sorun, başka bir kültürün hikâyesini kendi izleyicine nasıl anlatacağınızdır. Anlaşılır kılmak kolay değildir.

Biz de oyunu bu coğrafyadaki insanların anlayabileceği bir hale getirmeye çalıştık. İsimler ve bazı unsurlar yabancı kalsa bile, duyguyu ve anlatımı buraya yakınlaştırdık. Sonunda da oyunun tuttuğunu gördük. Bu da aslında izleyicinin oyunu anladığını ve bağ kurduğunu gösterdi.

Cassandra nasıl bir karakter?

Dilara Gül: Cassandra, aslında bütün evrensel dinlerde ve anlatılarda ortaklaşan kadın figürlerini temsil eden bir karakter. Antik Yunan’dan, özellikle Truva döneminden bildiğimiz “Kassandra laneti”ne de burada referans var. Hikâyeyi kısaca hatırlatmak gerekirse: Cassandra, önemli birinin kızı ve Apollon ona bir armağan sunmak istiyor; geleceği görme yetisi. Ancak bunun karşılığında aşkını talep ediyor. Cassandra bunu kabul etmeyince Apollon onu lanetliyor: “Her şeyi göreceksin, bileceksin ama kimse sana inanmayacak.”

Bunun üzerine Cassandra gerçekten de geleceği görmeye başlıyor. Truva’nın yıkılacağını da önceden görüyor ve insanları uyarıyor, ama kimse ona inanmıyor. Oyundaki Cassandra da aslında bu mitten yola çıkılarak modern bir metafora dönüştürülmüş bir karakter.

Yani sahnede konuşabilen ama duyulmayan bir kadın var. Düşünceleri var ama ciddiye alınmıyor. Duyguları var ama küçümseniyor. Bu yüzden Cassandra modern toplumda birçok kadının yaşadığı deneyimi temsil ediyor. Bu da oyuna evrensel bir dil kazandırıyor.

Burcu Görek: Yazarlar oyunu çok güçlü bir önsözle birlikte bize ulaştırdı. Birçok feminist yazar ve düşünürden etkilenmişler. Özellikle Sylvia Plath, Anne Sexton ve Virginia Woolf gibi isimlerin izlerini görmek mümkün. Zaten o ön sözde, yazarların hangi düşünsel arka plandan beslendiği ve bizi nasıl bir sorgulama alanına davet ettikleri açıkça anlaşılıyor.

Ama bizim Cassandra yorumumuz da bize ait. Sonuçta Türkiye’de Tamer Levent rejisiyle ve kendi oyunculuk birikimimizle sahnedeyiz. Bu oyun benim açımdan çok ciddi bir sorgulama alanı açtı. En temelinde şunu sordum kendime: Ben gerçekten kendi sesimle mi konuşuyorum? Yaptığım şeyleri gerçekten düşündüğüm için mi yapıyorum, yoksa bana ait olmayan, dışarıdan üzerime yapışmış........

© Kısa Dalga