menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İktidarın hikâyesini bir de cadılardan dinleyin: Macbeth olma ihtimali

41 0
19.04.2026

Apaçık Radyo Kulis Sesleri’nde bu hafta, Tiyatro Tales tarafından sahnelenen “Macbeth'in Cadılar'ı Bir de Bizden Dinleyin” oyununun yönetmeni Ümit Aydoğdu konuğum.

Ümit Aydoğdu, “Sorun Macbeth değil, onu üreten sistem varlığını sürdürdüğü sürece hep bir Macbeth çıkacaktır” diyor.

Bunca yıl sonra, bu kadar modern metin üretilmesine rağmen Shakespeare’i hâlâ bu kadar güncel ve etkili kılan nedir?

Bununla ilgili klasik olarak verilebilecek en net cevap, Shakespeare’in zamansız bir yazar olmasıdır. İnsan ruhunun ve insan doğasının temellerine inen karakterler yaratmış olması, insandaki en temel kusurları, eksiklikleri, beklentileri ve hırsları ele alması bu etkiyi açıklayan başlıca unsurlar. Üstelik bunları, oyunlarında bir geçiş dönemi ruhunu yansıtacak şekilde ele alarak kendi dönemine dair güçlü saptamalarda bulunuyor.

Ancak bu geçiş dönemleri tarih boyunca farklı biçimlerde tekrar ediyor. Kimi zaman feodaliteden burjuvaziye geçiş, kimi zaman teknoloji çağına ya da iletişim çağına geçiş olarak karşımıza çıkıyor. Bazen de bu büyük dönüşümlerin kendi içinde, örneğin özgürlükçü bir ortamdan baskıcı bir ortama geçiş gibi süreçler yaşanıyor. Bu tür dönemler, insanların kendileriyle ve içlerinde taşıdıkları kusurlarla yüzleştikleri zamanlar oluyor.

Shakespeare de karakterlerini tam olarak bu yüzleşme alanı içinde kurduğu için her çağda karşımıza benzer karakterler ve durumlar çıkıyor. Biz de bunları her seferinde son derece güncel buluyoruz. Elbette Shakespeare oyunlarının içinde bugün eskimiş ya da yadırgatıcı gelebilecek pek çok unsur da var. Bunları daha çok metinle çalışanlar fark ediyor; oyunu sahnelemeye başladığınızda bu noktalarla karşılaşıyor ve çözüm üretmek zorunda kalıyorsunuz. Ama genel okuyucu ya da izleyici için Shakespeare her zaman güncel, her zaman etkileyici ve dil açısından da büyüleyici olmayı sürdürüyor.

Shakespeare’in çoğu oyununda güç savaşları önemli bir yer tutuyor. Macbeth’te ise buna ek olarak yoğun bir içsel çatışma var. Özellikle tiyatro açısından bakıldığında, Macbeth’i diğerlerinden ayıran ve cazip kılan nedir?

Macbeth, diğer Shakespeare karakterlerine göre biraz daha çağdaş bir karakter. Elbette çağdaşlık görece bir kavram; ancak Macbeth her dönemde kendine daha kolay karşılık bulabilen bir figür. Çünkü onun taşıdığı duyguları, hırsları ve kişiliğindeki bozulmayı farklı biçimlerde de olsa her çağda görebiliyoruz.

Örneğin Hamlet için aynı şeyi söylemek zor. Hamlet bize daha uzak, daha farklı bir karakter gibi gelebiliyor; hatta bazı yönleriyle “böyle biri gerçekten olur mu?” diye düşündürebiliyor. Oysa Macbeth öyle değil. Onu iş yerimizdeki bir çalışma arkadaşımıza, okuldaki bir yöneticiye ya da hırsla mücadele eden herhangi birine benzetebiliyoruz.

Bu anlamda Macbeth’e en yakın karakterlerden biri, Shakespeare’in Iago’su. Iago gibi Macbeth de her dönemde, her ortamda karşımıza çıkabilecek bir karakter. Bu yüzden Macbeth yorumlarında çok farklı bağlamlar görmek mümkün. Onu bir şirket CEO’su olarak da, bir ordu komutanı olarak da, bir ülke yöneticisi olarak da, hatta bir aile babası olarak da düşünebiliyoruz. Yani Macbeth’i mikrokosmos’tan makrokosmos’a kadar çok farklı ölçeklerde konumlandırmak mümkün. Bu da onu sahne açısından son derece esnek bir “oyun hamuru”na dönüştürüyor. İstenilen bağlama göre şekillendirilebiliyor ve hemen her yere yerleştirilebiliyor.

Diğer karakterlerde ise bu esneklik daha sınırlı. Örneğin Sezar karakterini düşündüğümüzde, onu yerleştirebileceğimiz alanlar daha belirli. Ne kadar analojik kaydırmalar yapmaya çalışsak da, Sezar mutlaka bir üst yönetici, bir lider ya da bir otorite figürü olarak kalıyor. Macbeth ise çok daha küçük bir topluluk içinde bile var edilebilen, daha esnek ve dönüştürülebilir bir karakter olarak öne çıkıyor.

Aslında dinleyicilerimizin çoğunun Macbeth’i bildiğini varsayarak konuşuyoruz ama yine de çok kısa bir özet alalım isterseniz hikâyeden.

Macbeth, İskoç kralının yeğeni olan bir komutandır. Yani aralarında bir akrabalık ilişkisi de vardır. Hikâye, İskoçya’nın oldukça çalkantılı bir döneminde geçer; iç isyanların baş gösterdiği ve dışarıdan orduların ülkeyi işgal etmeye çalıştığı bir zaman dilimidir. Hem içte hem dışta savaşların sürdüğü bu dönemde Macbeth’i, büyük başarılar kazanmış, isyanları bastırmış ve düşmanı yenmiş bir komutan olarak görürüz. Savaştan dönerken, en yakın silah arkadaşı Banquo ile birlikte karşılarına bir grup cadı çıkar ve onlara geleceğe dair bazı kehanetlerde bulunurlar. Bu kehanetler Macbeth’in zihnine bir “kurt düşürür”; ona kral olacağını söylerler. Bu andan itibaren Macbeth artık eski Macbeth değildir.

Sarayına döndüğünde, kralın tahtın kendisinden sonra kime geçeceğini açıkladığını öğrenir; ancak bu kişi Macbeth değil, kralın oğludur. Buna rağmen Macbeth’in içine bir kez o hırs düştüğü için, krallığı ele geçirmek adına hiçbir şeyden geri durmaz. Zamanla, ülkesine ve kralına bağlı bir komutanken, herkese kan kusturan bir canavara dönüşür. Hikâye de nihayetinde Macbeth’in ölümüyle son bulur.

Ancak oyun boyunca, Macbeth’i etkisi altına alan o beklentinin, arzunun ve hırsın yalnızca ona özgü olmadığını görürüz. Bu duygular, diğer karakterlerin içine de yavaş yavaş yayılır. Örneğin bir sahnede Banquo, “Sana krallık vaat edenler, bana da kralların babası olacaksın dediler. Sana denilenler gerçekleşecekse, bana denilenler de gerçekleşir” diyerek kendi payına düşeni düşünmeye başlar. Yani onun da içine bir kurt düşer. Macbeth’i öldüren Macduff için de benzer bir ihtimal söz konusudur. Oyunda bu doğrudan ifade edilmez, açıkça söylenmez ama onun da yaptığı eylemin ardından bir karşılık beklemesi, bir pay umması ihtimali seyirciye hissettirilir. Biz bunu okuruz, hissederiz; “Neden olmasın?” diye düşünürüz.

Benim Macbeth yorumumda beni en çok etkileyen unsurlardan biri de buydu. Macbeth’i bir sorun olarak görüp onu ortadan kaldırmak tek başına yeterli değil. Çünkü bu sorunu üreten sistem varlığını sürdürdüğü sürece, her zaman yeni bir Macbeth ortaya çıkacaktır. Başka bir Macbeth mutlaka oluşacaktır. Biz de oyuna bu bakış açısıyla yaklaştık. Ve bu yaklaşım, metnin kendini bize farklı bir şekilde açmasını sağladı. Aslında oyunun içinde böyle bir kanal var; ama biraz gizli. O kapıyı açmak gerekiyor. Biz de o kapıdan geçmeyi tercih ettik.

Oyunun bir iktidar eleştirisi olarak okunmasını ister misiniz? Ya da böyle bir bakış açısıyla mı ele aldınız?

Ben daha çok iktidarın var olma mücadelesi üzerinden bir okuma yapmayı tercih ediyorum. İktidar, varlığını sürdürebilmek için sürekli bir şeyler alıp götürür. Sadece iktidar olmak isteyen insandan değil, aynı zamanda içinde bulunduğu toplumdan da bir şeyler eksiltir.

Çünkü iktidar, temelde bir güç savaşıdır. Ve bu gücü elde etmek için mutlaka bir bedel ödenir. Ancak çoğu zaman bu bedeli ödeyenler, o gücün peşinde koşanlar değil; bununla doğrudan ilgisi olmayan insanlardır. Dolayısıyla bu bedeller her zaman ödenmeye devam edecektir. Asıl mesele, iktidarın bu şekilde —bedeller ödenerek— elde edildiği sistemi değiştirebilmektir. İktidarın, bedel ödeyerek değil, hak edilerek elde edilmesi gerekir.

Burada kastettiğim hak ediş, aristokratik ya da soya dayalı bir hak ediş değil. Kan bağıyla gelen bir ayrıcalıktan söz etmiyorum. Aksine, liyakatle, yani........

© Kısa Dalga