Vatandaş soruyor: 100 günde ne oldu?
MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ
https://www.youtube.com/watch?v=NauPF1qIVrA
Vatandaş soruyor: Yüz günde ne oldu, ne değişti, neyin yolu açıldı? Heyetleri ağırlamanın, masalar kurmanın, komiteler adlandırmanın ötesine geçilebildi mi? Karşı tarafı ikna edebilmek için hangi yeni akıl, hangi özgün yöntem devreye alındı? Sıradanlığın konfor alanından çıkılabildi mi, yoksa alışıldık ritüellerin, güvenli ama etkisiz döngüsünde mi kalındı? Bu sorular bir aceleciliğin değil, zamanın geri dönmemesinden doğan, haklı bir endişenin ifadesi olarak karşımızda duruyor.
Adına masalar, konseyler, komiteler denildi; bilimsel akılla hareket edileceği vurgulandı. Ancak bilimin en temel ilkesi olan şeffaflık ve denetlenebilirlik, bu süreçte görünür kılınmadı. Kimlerin hangi ölçütlerle seçildiği, uzmanlık alanlarının ne olduğu, deneyimlerinin hangi ihtiyaca karşılık geldiği kamuoyuna açık, erişilebilir ve bütünlüklü biçimde paylaşılmadı. Bazı görüntülerle verilen pozlar, içerikten bağımsız bir temsil üretirken, ortaya konduğu söylenen raporlar kamu vicdanında somut bir karşılık bulamadı. Resmi platformlarda hâlâ eksik duran kadrolar, tanımsız görev alanları ve görünmeyen çıktılar, “katılımcı demokrasi” iddiasının, pratikte neden zayıf kaldığını sessizce anlatıyor.
Bu sessizlik, sadece idari bir eksiklik değil; aynı zamanda davranışsal bir tercih. Bastırılan sorunlar, yüzleşilmediği sürece çözülmez; sadece biçim değiştirir. Bilinçaltı davranış bilimi bize şunu söyler: Sürekli bastırma, kısa vadede rahatlama sağlar ama uzun vadede bağımlılık yaratır. Sorunu çözmeyen her rahatlama, bir sonraki adımı daha zorlaştırır. Bir ülkenin de tıpkı bir birey gibi, rahatsız edici gerçeklerle yüzleşmek yerine, geçici yatıştırıcılara sığınması mümkündür. Ancak bu yol, yan etkileri artan, komplikasyonları çoğalan bir sürece kapı aralar. İlk başta işe yarıyor gibi görünen yöntemler, zamanla asıl sorunu, daha görünmez ama daha derin hale getirir.
Yaklaşık yüz gün geçti. Bu süre, mucize beklemek için değil; yönü, yöntemi ve ciddiyeti görmek için, yeterli bir zaman aralığıdır. Bu dönemin başında, kamuoyuna açıklanan hedefler, iddia düzeyinde kaldığında, bir vizyon beyanı olmaktan çıkar, beklenti borcuna dönüşür. Birlikte yönetim denildi; birlikte yönetmenin nasıl kurumsallaştığı, hangi kanallarla yurttaşa dokunduğu, anlatılmadı. Mülkiyet başlığında diplomasi ve hukuk vurgusu yapıldı; ancak süreçlerin hangi aşamada olduğu, hangi engellerle karşılaşıldığı, paylaşılmadı. Serbest dolaşım için aciliyet vurgulandı; fakat uygulama belirsizliğinin hangi somut adımlarla azaltıldığına dair, net bir tablo sunulmadı. İhracattan turizme, yurttaşlık haklarından sporun uluslararası alandaki temsiline, Avrupa ile ilişkilerden teknik komitelere, kamu diplomasisinden müzakere hazırlıklarına, kamu yönetiminin izlenmesinden anayasal denetime, güvenlikten eğitime ve toplumsal birliğe kadar pek çok kritik alan gündeme getirildi. Bunların her biri, bir ülkenin bugününü ve yarınını doğrudan etkileyen hayati başlıklardır. Ancak asıl belirleyici olan, bu başlıkların dile getirilmiş olması değil; her birinin altında hangi somut adımların atıldığı, neyin değiştiği ve bu değişimin hangi ölçütlerle takip edilebildiğidir.
Bu başlıklar arasında, doğrudan yurttaşın gündelik hayatına temas eden, ancak kamuoyuna açık biçimde ele alındığına dair net bir iz bırakmayan, kritik meseleler de bulunmaktadır. Bunlardan biri, G82 ve N82 kodları gerekçesiyle Türkiye’ye alınmayan KKTC vatandaşlarının durumudur. Bu uygulamanın hangi hukuki zemine dayandığı, hangi kriterlerle işletildiği, geçici mi yoksa kalıcı mı olduğu ve bu konuda nasıl bir diplomatik ya da idari girişimde bulunulduğu, kamuoyuyla paylaşılmamıştır. Oysa bu mesele, soyut bir dış politika başlığı değil; aileleri, işleri, eğitimleri ve temel hareket özgürlüğü doğrudan etkilenen yurttaşların, somut bir mağduriyet alanıdır. Bu konuda bir yol haritasının, bir takvimin ya da en azından sürecin hangi aşamada olduğuna dair açık bir bilgilendirmenin yapılmamış olması, “birlikte yönetim” ve “hak temelli yaklaşım” söylemlerinin, neden sahada........
