NOTAM krizi ve güneydeki savaş unsurları ne zaman gidecek?
Ortadoğu alev alev yanıyor. Bu ateş çemberinin hemen yanı başındaki adamızda yaşanan gelişmeleri görmezden gelmemiz mümkün değil. Geçtiğimiz günlerde Kıbrıs TV ekranlarında, sevgili Seher Akbağ’ın sunduğu “Güne Yansıyanlar” programında da detaylarıyla irdelediğim üzere; bölgemizde artan gerilimin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Doğu Akdeniz üzerinde yarattığı sarsıntı giderek büyüyor.
En çok dikkat etmemiz gereken konu, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bölgedeki çatışmaları bir kez daha fırsat bilip, adayı adeta Batılı devletlerin askeri üssüne çevirme çabasıdır. Bu durum, sadece bugünün değil, adanın gelecekteki barış ve huzuru için de çok ciddi bir risk taşıyor.
Rum yönetiminin bildik ‘NOTAM’ provokasyonu
Bölgede sıcak çatışmalar sürerken, Güney Kıbrıs hava ve deniz sahaları üzerinden provokatif adımlarına hız kesmeden devam ediyor. Son yayınladıkları askeri faaliyet içerikli NOTAM, bu zihniyetin taze bir örneği.
Öncelikle bu konunun anlaşılır olması bakımından mevcut durumu ortaya koymak gerekir.
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, Rumların 21 Aralık 1963 ve sonrasında silahlı eylemleri ve devletin kurucu ortağı olan Kıbrıs Türklerinin silah zoruyla dışlanması olaylarıyla “iki halkın ortaklığına dayalı” meşruiyetini yitirmiştir. Anayasal düzenin silah zoru ile bozulması sonucu ortaya çıkan zorunlu bir “hukuki süreç” söz konusudur.
Bu kapsamda Chicago Sözleşmesi’nin 1. maddesine göre devletlerin hava sahası üzerindeki egemenliği mutlaktır. Her şeyden önce GKRY’nin fiilen kontrol etmediği bir hava sahası (KKTC Hava Sahası) üzerinde “egemenlik” iddia etmesi uluslararası hukuktaki “etkinlik” ilkesiyle çelişmektedir.
Bakınız, BM Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964 tarih 186 nolu kararı nasıl siyasi bir tercih ise, KKTC Hava Sahası – Ercan Tavsiyeli Hava Sahası da teknik bir eksiklikten ziyade, siyasi bir tercihten kaynaklanmaktadır.
Ercan Havalimanı Sivil Hava Trafiği’ne 3 Şubat 1975 tarihinde açılmış, ana pistin hizmete girdiği 15 Haziran 1976’dan itibaren DC9 ve Boeing 727 tipi uçaklar havaalanını kullanmaya başlamışlardır. KKTC Tavsiyeli Hava Sahası’nda, 21 Mart 1977 yılında ikincil Notam olarak bilinen A01/77 sayılı notamın ICAO ve ICAO’ya üyesi 255 ülkeye gönderilmesi ile hava trafik hizmeti verilmeye başlanmıştır. Ercan Tavsiyeli Hava Sahası boyutu 55 bin km2 ve Ercan Kontrol, Ankara FIR tarafından kendisine verilen 37 bin km2 alanın muhabere ve kontrolünden de sorumludur. Ercan Tavsiyeli Hava Sahasının 1977’den bu yana varlığı, bölgedeki uçuş güvenliğinin fiili garantörüdür.
Dolayısıyla Rum yönetimi ilk günden itibaren 1960 ortak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortağı olan Kıbrıs Türklerinin silah zoruyla dışlanmasının ardından adanın tamamının sahibi gibi hareket etmeye başlamıştır. Rum yönetimi benzer şekilde 2000’li yılların başından bu yana da sözde ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölge’de (MEB), üzerindeki hava sahasında ve arama kurtarma sahaları kapsamında da adanın kuzeyinde KKTC’ye ait alanların da kendisine ait olduğunu iddia etmektedir.
Ancak KKTC ve Türkiye Cumhuriyeti yetkili makamları, Rum yönetiminin ilan ettiği Notam’ın KKTC’nin deniz yetki alanları ve KKTC Hava Sahası / Ercan Tavsiyeli Hava Sahası ile çakıştığını her defasında net bir dille dünyaya duyuruyor ve bu hukuksuz girişimleri anında hükümsüz kılıyor.
Nitekim önce Ercan Havalimanından yayımlanan NOTAM’da, “Ercan Tavsiyeli Hava Sahası” içinde hava trafik ve havacılık bilgi hizmetleri sağlama yetkisinin sadece KKTC’de olduğu hatırlatılarak, “Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından yayımlanan A0345/26 numaralı NOTAM, hükümsüz ve geçersizdir” ifadesine yer verildi.
Ardından da TC Milli Savunma Bakanlığı kaynakları, Kıbrıs Rum kesiminin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) egemenlik haklarını yok saymaya yönelik yetki karmaşası çıkarma çabalarını yakından takip ettiklerini bildirdi. Rum tarafınca yayımlanan ve hukuki dayanaktan yoksun olan son NOTAM’a karşı, KKTC’nin anında “karşı NOTAM” yayımlayarak bu hamleyi boşa çıkardığı belirtildi. Bakanlık, Rum yönetiminin ilan ettiği metnin Türkiye nezdinde “geçersiz ve hükümsüz” olduğunu açıkça ilan etti.
MSB’nin açıklamasında en dikkat çeken bölüm ise Türkiye’nin müdahale kapasitesine yönelik kararlılığı oldu. KKTC’nin hak, menfaat ve güvenliğini sağlama konusundaki iradenin sarsılmaz olduğu vurgulanırken; “Garantörlüğün bize verdiği hakları kullanmaktan çekinmedik, bundan sonra da çekinmeyeceğiz” ifadesiyle tüm taraflara net bir uyarı gönderildi.
Savaş biterse, bu gemiler gidecek mi?
Programda da altını çizerek sorduğum, asıl soru şu: Avrupa Birliği ve Batılı ülkeler, İran-İsrail gerilimini bahane ederek Güney Kıbrıs’a muazzam bir askeri yığınak yaptı. “Avrupa Birliği ülkesi olan Güney Kıbrıs’ı koruma” kisvesi altında Fransa, İspanya, İtalya, İngiltere ve ABD’ye ait fırkateynler, savaş uçakları ve denizaltılar bölgemize demirledi.
Peki, soruyorum sizlere: Yarın Ortadoğu’daki savaşın bittiği açıklansa bile, bu askeri unsurlar adayı terk edecek mi? Bu, bölgemiz için kalıcı ve çok ciddi bir problemdir. Rum yönetiminin Batılı güçlere verdiği askeri üs imtiyazları, adayı küresel güçlerin hesaplaşma ve çatışma sahasına dönüştürmekte, hepimizin güvenliğini ateşe atmaktadır.
Çöken uluslararası sistem ve Türkiye’nin dengeleyici rolü
Ortadoğu ve Akdeniz’deki bu krizlerin temelinde, aslında uluslararası küresel sistemin iflası yatıyor. 1945 sonrası kurulan düzen artık miadını doldurdu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi adaleti sağlayamıyor, çatışmaları durduramıyor.
Bugün, kural temelli evrensellikten çıkıp, güçlünün kanunlarının geçerli olduğu, keyfi ve seçici bir sürece savrulduk.
Dünya tek kutuplu sistemden çok merkezli bir yapıya evrilirken, sahadaki çatışmaların asıl özünü ABD ile Çin arasındaki büyük küresel ekonomik rekabet oluşturuyor.
BM’nin bu işlevsizliği, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın 15 yılı aşkın süredir dile getirdiği eleştirilerin ne kadar haklı olduğunu gösteriyor ki bugün BM Genel Sekreteri Guterres bile bu gerçeği itiraf ediyor.
İşte tam bu kaos ortamında, ‘küresel güçlerin vekalet savaşları’ üzerinden bölgemizde bir kara savaşı çıkarma senaryolarına karşı Türkiye tarihi bir duruş sergiliyor.
TC Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın bölgesel aktörlere yaptığı son uyarılar bunun en net göstergesidir. Türkiye artık sadece bölgesel değil, küresel bir güçtür ve krizleri körüklemek yerine uhulet ve suhuletle sınırlandırmaya, çözüm üretmeye odaklanmaktadır.
Ekonomiye vurulan darbe
Tüm bu askeri hareketlilik ve güvensizlik ortamı, KKTC ekonomisini pandemiden bile daha ağır bir şekilde vurmaya başlamış durumda. Ekonomik çarkların dönmesi için bölgedeki ve özellikle Güney Kıbrıs’taki yabancı askeri unsurların adadan bir an önce uzaklaşması ve barış/huzur ortamının tesis edilmesi şart.
Umut ederim ki, adamızın etrafındaki kara bulutlar bir an evvel dağılır ve sular durulur. Ancak sular durulana kadar bizlere düşen en büyük görev; adadaki haklarımızdan ve egemenliğimizden bir milim dahi taviz vermemektir. Böyle bir ortamda sözlerime son verirken Ramazan Bayramınızı kutlar, sağlıklı, huzurlu, güven içerisinde bir bayram geçirmenizi dilerim.
