menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Küresel sistem krizi ve “TRÇ” hamlesi

7 0
14.04.2026

Uluslararası sistemin tek kutupluluktan çok kutupluluğa evrildiği, hegemonik güçlerin devasa borç yükleri ve tırmandırılan çatışma stratejileriyle zemin kaybettiği 2026 baharında, Türk dış politikası tarihsel ve doktriner bir eşikten geçiyor. Bu yazıda, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin kavramsallaştırdığı ve son dönemde siyasi gündeme giren “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye-Rusya-Çin (TRÇ) ittifakı” önerisini, salt bir politik söylem olarak değil, üzerinde düşünülmesi, tartışılması ve analiz edilmesi gereken bir “alternatif stratejik yönelim” olarak ele almak istiyorum. Bu yazı, söz konusu hamleyi uluslararası ilişkiler literatüründe Stephen Walt’un “Tehdit Dengesi” (Tehdit Dengesi) teorisi ışığında, Türkiye’nin beka öncelikleriyle birlikte düşünülmesi gereken radikal ve rasyonel bir seçenek olarak değerlendirmek amacıyla kaleme alınmıştır. Ankara’nın, maruz kaldığı jeopolitik kuşatmayı aşmak ve geleneksel müttefiklik ilişkilerinin ötesine geçmek üzere Avrasya derinliğine yönelme eğilimi, hem riskleri hem de fırsatlarıyla birlikte, Türkiye için yeni bir “stratejik otonomi” arayışı olarak özellikle tartışılmaya muhtaçtır. Burada sunduğum perspektif, mevcut dış politika yaklaşımlarının ötesinde, üzerinde düşünülmesi gereken bir vizyon önerisidir. Sistem kurgulayan bir aktör olarak Ankara

Topsakal’ın Rus basınındaki değerlendirmeleri, Ankara’nın artık yalnızca “krizleri yöneten” ya da başkalarının kurguladığı senaryolarda “rol alan” değil, “sistem kurgulayan” bir aktör olma iddiasını ortaya koyduğuna işaret ediyor. Ancak burada özellikle belirtmek isterim ki, MHP’nin bu çıkışı Türkiye’nin Batı ile olan kurumsal bağlarını —başta NATO olmak üzere— bir anda koparmayı hedefleyen bir strateji değildir. Tam tersine, bu öneri ve tartışma; mevcut müttefiklik bağlarının yarattığı “sürüklenme” (entrapment) ve “kuşatılma” risklerine karşı, Türkiye’nin doğu kanadını ve jeopolitik derinliğini güvenceye alma gereğini gündeme getirmektedir.Bu noktada, yazının amacı, bu vizyonun hem fırsatlarını hem de olası sınırlarını kamuoyuna ve karar alıcılara tartışmaya açmak, farklı bakış açılarına zemin hazırlamaktır. Özellikle İsrail’in bölgede “genişleme ve nüfuz artırma” üzerine kurduğu ve neredeyse “genetize edilmiş” bir saldırganlık içeren stratejisi ile ABD’nin Ukrayna’dan Tayvan’a, Balkanlar’dan Kafkasya’ya uzanan hattı “kontrollü kaos” ile yönetme arzusu, TRÇ modelini, sadece bir tercih değil, Türkiye için jeopolitik bir “beka zorunluluğu” haline getirmiş midir? Bu sorunun cevabı, ABD’nin borç sarmalı ve küresel güç kaybı nedeniyle yöneldiği “çatışma üzerinden kontrol” mekanizmasına karşı, Avrasya’nın dev güçleriyle kurulacak bir denge kalkanı arayışının ne kadar gerçekçi olduğu üzerinden ayrıca tartışılmalıdır.

Ekonomik tamamlayıcılıktan güvenlik ortaklığına

Yazının bir diğer tartışma başlığı ise, bu ittifak modelinin sadece ekonomik alışverişe değil, “güvenlik odaklı bir tamamlayıcılık” üzerine odaklanma ihtimalidir. Prof. Dr. Topsakal’ın, Cumhur İttifakı’nın 2028 vizyonu için “bakanlık veya makam pazarlığı değil, Rusya ve Çin ile iş birliğine yönelik bir devlet programının kabul edilmesi” şartını gündeme taşıması, Türk milliyetçiliğinin dış politika paradigmasında yeni bir tartışma başlatmaktadır. Burada önerilen ve tartışmaya açılan model, Türk dış politikasında “Önce Ülkem ve Milletim” ilkesinin uluslararası ölçekte stratejik bir belgeye dönüşme ihtimalidir. Prof. Dr. Topsakal’ın gündeme taşıdığı öneri, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) ve Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) gibi yapılarla eşgüdümü savunması bakımından, üzerinde daha fazla düşünülmesi ve farklı açılardan analiz edilmesi gereken tarihsel bir dönüşüme işaret etmektedir. “Türk Dünyası” ve “Türk Kuşağı” idealinin, ancak güçlü bir Avrasya güvenlik mimarisiyle korunabileceği fikri, Ankara’nın gelecekteki tercihleri için hem bir fırsat hem de ciddi riskler barındırmaktadır. İran: Bölgesel istikrarın kırmızı çizgisi

Ankara’nın “aktif ancak çatışma üretmeyen” denge siyasetinin en hassas sınavı ise İran krizidir. Topsakal’ın vurguladığı gibi, İran’ın iç bütünlüğü ve istikrarı Türkiye’nin en kalın kırmızı çizgisi olabilir; ancak, bu vizyonun pratikte nasıl uygulanacağı, Türkiye’nin mevcut uluslararası ilişkileri açısından dikkatle düşünülmelidir. Ankara’nın, İran’ın iç istikrarını veya etnik dokusunu hedef alan hiçbir projeye destek vermeyeceğini ilan etmesi, olası bir istikrarsızlık halinde tüm Türk jeopolitiğinde zincirleme bir etkiye yol açabileceği uyarısını içermektedir. İran’a yönelik herhangi bir dış müdahale veya baskının, sadece bir sınır değişikliği değil, bölgedeki tüm devletlerin güvenliğini yıkacak zincirleme reaksiyonlar yaratabileceği ihtimali, bu yazıda özellikle karar alıcıların dikkatine sunulmak istenmiştir. TRÇ ittifakı önerisinin, İran’ı da kapsayan bir bölgesel “koruma çemberi” oluşturup oluşturamayacağı ise, geleceğin risk ve fırsatlarının birlikte tartışılmasını gerektiren bir mesele olarak ortadadır. Sonuç olarak, Türkiye’nin Rusya ve Çin ile kurmayı hedeflediği bu yeni eksen, Batı dünyasına karşı körü körüne açılmış bir savaş ilanı olarak değil; çok kutuplu hale gelen yeni dünya düzeninde Ankara’nın kendi kaderini tayin etme iradesi açısından değerlendirilmesi gereken bir alternatiftir. Bu yazı, küresel sistemin derin bir krizden geçtiği bu tarihsel kesitte, “TRÇ” hamlesinin Türkiye için bir pusula olup olamayacağını kamuoyunun ve karar alıcıların tartışmasına açmak amacıyla kaleme alınmıştır. Ankara’nın, Avrupa ile ekonomik bağlarını korurken, güvenlik ve stratejik derinliğini Doğu’nun yükselen güçleriyle perçinlemesinin, 21. yüzyılı bir “Türk Yüzyılı” haline getirme vizyonunda hangi risk ve fırsatları barındırdığını tüm aktörlerin değerlendirmesine sunuyorum.


© Kıbrıs Gazetesi