menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hakkaniyet ilkesi ve adaların haksız etkisi – 4

8 0
02.04.2026

Türkiye’nin, henüz çok taraflı veya ikili sınırlandırma anlaşmalarının bulunmadığı Adalar (Ege) Denizi ve Doğu Akdeniz’in bir kısmındaki temel pozisyonu son derece meşrudur: Yarı kapalı bir deniz alanı olan Doğu Akdeniz’de, coğrafyanın ve kıyı uzunluklarının dikkate alındığı, “Hakkaniyet İlkesi”ne dayalı bir sınırlandırma şarttır. 1969 tarihli Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı davaları ve 1982 UNCLOS Madde 83 kararlarında da belirlendiği üzere sınırlandırmalar, “Eşit Uzaklık” (Ortay Hat) gibi kaba geometrik yöntemlerle değil; kıyı uzunlukları ve coğrafi gerçeklere göre “Hakça” çizilmelidir. Türkiye açısından; egemenliği antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş, aidiyeti ihtilaflı birçok ada, adacık ve kayalığın (EGAYDAAK statüsü) devasa deniz yetki alanı üretme kapasitesi uluslararası hukuka göre uygun değildir. Uluslararası yargı kararlarında, küçük adaların karşı kıyıdaki ana kara projeksiyonunu tamamen kesen (kapatan) bir etki üretmemesi gerektiği yönünde sayısız örnek bulunmaktadır. Bu kapsamda, yüzölçümü son derece sınırlı olan Meis Adası gibi bir coğrafi formasyona, Türkiye’nin devasa anakara kıyılarını bütünüyle dışlayacak ölçüde geniş bir deniz yetki alanı tanınması, hakkaniyet ilkesiyle asla bağdaşmamaktadır. Bu haklı duruş, Türkiye’nin 16 Nisan 2025 tarihinde yayımladığı ve IOC-UNESCO’ya sunduğu açıklanan Deniz Mekânsal Planlaması (DMP) Haritası ile taçlanmıştır. Mavi Vatan içerisindeki hidrokarbon arama, yenilenebilir enerji, balıkçılık ve askeri eğitim gibi stratejik faaliyetleri düzenleyen bu yol haritası, Adalar Denizi’nde sınırlandırma yapılana kadar anakaralar arasındaki ortay hattı referans alarak ihtilaflı alanların statüsünü korumaktadır. 2020’deki Arama ve Kurtarma Yönetmeliği ile başlayan bu idari tahkimat, 2025’teki DMP ile aşılamaz bir “Mavi Ekonomi” ve “Güvenlik” kalkanına dönüşmüştür.

KKTC’nin Mavi Vatanı ve hidrokarbon kaynaklarının asli sahipleri

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) Mavi Vatan sınırları, salt siyasi bir söylemden ibaret değildir. Bu sınırlar; Ada’nın kuzey, doğu ve batısında ulusal mevzuat ile Türkiye Cumhuriyeti ile imzalanan ikili anlaşmalar çerçevesinde belirlenmiş devasa deniz yetki alanlarını kapsar. KKTC Cumhuriyet Meclisi’nin 21 Mart 2003 tarihli Deniz Yetki Alanları Yasası uyarınca KKTC’nin deniz sınırları; 12 deniz mili Karasuları (tam egemenlik alanı), 24 deniz mili Bitişik Bölge ve uluslararası hukuka göre 200 mile kadar uzanabilen Kıta Sahanlığı/MEB alanları olarak belirlenmiştir. Bu idari yapının yanı sıra, KKTC Bakanlar Kurulu tarafından Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) verilen arama ruhsatları ve Resmî Gazete’de yer alan ekli saha tarifleri (A, B, C, D, E, F, G alanları), KKTC’nin Mavi Vatan sınırlarının yalnızca kuzeyle sınırlı olmadığını; Ada’nın güney ve doğusunda da bulunduğunu fiilen göstermektedir. KKTC’nin deniz yetki alanları, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) tek taraflı hamlelerini sınırlayan en önemli hukuki karşı ağırlıktır. Peki, Kıbrıs Adası’nın çevresindeki petrol ve doğalgaz gibi hidrokarbon kaynakları kime aittir? Uluslararası hukukun temel prensiplerine ve Birleşmiş Milletler kararlarına göre GKRY, bu kaynakları sahiplenerek üzerlerinde tek başına asla tasarrufta bulunamaz. Çünkü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 14 Aralık 1962 tarihli ve 1803 (XVII) sayılı “Doğal Kaynaklar Üzerinde Daimî Egemenlik” kararı son derece açıktır: Bir ülkenin doğal kaynakları, o ülkede yaşayan tüm halklara aittir. Kıbrıs’ta iki halk vardır ve 1960 Ortaklık Cumhuriyeti’nin kurucu unsurlarından biri olan Kıbrıs Türklerinin özden gelen egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü hakları bulunmaktadır. Bu gerçeklik ortadan kalkmadığı sürece Rum tarafının tek taraflı “Münhasır Ekonomik Bölge” ilan etmesi ve uluslararası enerji şirketleriyle anlaşmalar yapması, hukuken yok hükmündedir. Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC, Rum tarafının bu hukuk dışı gaspına asla izin vermemektedir. Türkiye’nin Mavi Vatan stratejisinin sahadaki çelikten iradesi olan sismik araştırma gemilerimiz (Oruç Reis, Barbaros Hayreddin Paşa) ile devasa sondaj gemilerimiz (Fatih, Yavuz, Kanuni, Abdülhamid Han), hem Türkiye’nin kendi ruhsat sahalarında hem de KKTC’nin TPAO’ya verdiği yetki belgeleri kapsamında faaliyetlerini tavizsiz bir şekilde sürdürmektedir. Sonuç olarak; Kıbrıs Türkleri, Ada’nın kurucu ortağı ve doğal kaynakların eşit sahibidir. Türkiye’nin Mavi Vatan stratejisi ve bu muazzam sondaj filosu, Kıbrıs Türkü’nün bu hakkının sahada korunmasını ebediyen garanti altına almaktadır.


© Kıbrıs Gazetesi