Özcan’dan yeşil erik turşusu Baylan’dan kup griye
Vahi Öz’ü ‘69’un Şubatında kaybetmiştik ama her gece rüyâlarıma “Bekâr Odası” filmindeki ‘48 model yıllı ve 34 EE 019 plakalı sarı bantlı Dodge arabasıyla park ediyor, yanındaysa dudaklarından düşürmediği Sipahi Ocağı sigarasıyla Kâzım Külduman oluyordu. Okuma yazma bilmediğinden ehliyet alamayan Kâzım Külduman ağabeyimiz ona Süleyman değil de Sülüman diyordu. Yanılmıyorsunuz, filmdeki Kâzım aslında Sadri Alışık’tır, Turist Ömer ve Haşmet İbriktaroğlu kimliklerinden sıkılıp bu defa da kendisini nüfusa Kâzım Külduman ismiyle yazdırtmasına yazdırtmıştır da, bari şu 15 miligram zifiriyle ve 0.6 miligram nikotiniyle zehir saçan Sipahi Ocağı sigarasını değiştirseydi, öylesi daha kıyak olurdu. Meğerse bütün dertleri beni istediğim sinemanın kapısına bırakmakmış, ben de Küçükyalı’daki 63 mü yoksa Şaşkınbakkal’daki Atlantik mi desem, bir türlü karar veremiyorum.
Annemin Ses, Akbaba ve Hayat Tarih dergilerini bırakmak için odama girmesiyle uyanırken, Sülüman’ın sarı bantlısı da vites takırtılarıyla rüyâmdan uçmuştu. 1 Mart, Cumartesi. Okul yarım gün, çıkışta Küçükyalı’daki 63’e veya Şaşkınbakkal’daki Atlantik’e değil, Bostancı’daki Pasifik Sineması’na gitmeye karar veriyorum. Çünkü, orada bir bilet parasına üç film seyredebiliyordum. Pasifik, asıl ismiyle Bostancıbaşı Cisr-i Derbend’ini geçince sağ başta, doldurulmuş alana inşâ edilmişti, sinemanın alt katında da ciğerci ve kasap vardı. Pasifik’te ilk film mutlaka spagetti westerni olurdu, ikincisi şarkılı danslı Bollywood yapımıydı, üçüncüsü de Hollywood’un unutulmazlarından biriydi. Düşündüğümde, “Bir Avuç Dolar”, “Birkaç Dolar İçin”, “İyi, Kötü ve Çirkin”, “Harika Otomobil”, “On Bir Çocuklu Bekâr”, “Gökten İnen Melek” ve “Sarı Otomobil” gibi filmleri Pasifik’te seyrettiğim aklıma geliyor. Televizyonun yaşamlarımıza girmesi yüzünden Pasifik kapanınca da yerine Çağlayan Kıraathânesi açılacaktı.
Aklımda kaldığı kadarıyla Cumartesileri üç ders olurdu, ilk dersi Türkçe diye anımsıyorum, son ikisi de alt kattaki atölyede Ev İşi dersiydi, bundan hiç kuşkum yok, çünkü kitaplarımı ciltlediğim için Ev İşi derslerinde pek eğlenirdim. Zil çaldığındaysa, koştur koştur Uğur Apartmanı’na gidip çantamı bırakır, sonra da ara sokaklardan Bostancı’ya sinemaya inerdim. Pasifik’te öyle seansı bekleme diye bir şey yoktu, bileti alıp filmin ortasında da girebiliyordun, nasıl olsa aynı filmler sabahtan akşama dönüp dururdu.
Araya Pasifik girdiğinden dergilerde kalmıştık değil mi? Hadi, bu defa bir popüler tarih dergisinden başlayalım. Yanılmıyorsunuz, Hayat Tarih. Onun Mart sayısında “Sultan Cem’in Başına Gelenler” vardı, Haydar Bey’in “Vakıât-ı Sultan Cem” isimli eserini Şevket Rado bu isimle sadeleştirmişti. Tarihi bu dergi sayesinde sevdim dersem, yalan olmaz. Ses’in Mart ayındaki en heyecânlı sayısı 15 Mart 1969 günlü olanıydı, dergi “Kanarya Adalarında Bir Türk Bülbülü” başlığıyla Zeki Müren’i kapak yapmıştı. Ertesi gün de Türkan Şoray’ın ücretini 60 binden 75 bin liraya çıkardığını gazetelerin birinden mi okumuştum yoksa üst komşumuz Kadriye ablamızdan mı duymuştum, şimdi anımsayamıyorum. Oysa, 10 Mart’ta Martin Luther King’in katili James Earl Ray’ın 99 yıl hapse mahkûm olması nedense dün gibi aklımda. Galiba James Earl Ray’ın Remington’un 760 Gamemaster modeli ve .30-06 kalibrelik tüfeğiyle Bessie Brewner’in pansiyonunun 5B numaralı odasından Lorraine Motel’in ikinci kat balkonundaki Martin Luther King’i indirmesinden ziyâde, katilin çılgın firârına kafayı takmıştım. Adam Remington’a bir de Redfiel 2x-7x dürbün monte etmişti. Memphis’ten ‘66 model yıllı beyaz bir Ford Mustang ile Atlanta’ya gelen James Earl Ray, Atlanta’dan otobüsle Cincinnati’ye, oradan da başka bir otobüsle Detroit’e geçmiş, Detroit’te taksi tutup Kanada’daki Windsor’a ulaşmıştı. Windsor’dan trene binen James Earl Ray, Toronto’dan da sahte kimlikle Lizbon’a uçmuştu. Sonrasıysa film gibi. 27 Mart’ta Koç Holding’in 61.05 metre boyundaki, 9 metre genişliğindeki........
