Musa'nın kahvehânesi, Yorgi'nin bakkalı ve Abidin'in kasabı...
Yedikule’den Aksaray’a döndüğümde mecâlim kalmamıştı, oysa niyetim az daha yürüyüp Sahhaflar Çarşısı’nda Turan M. Türkmenoğlu’na afili bir Turist Ömer selâmı çakıp, Ramazan Minder’in Bâyezîd Kütüphânesi’nde nefeslenmekti. Ancak bu defa Sirkeci’den trenle Tuzla’ya dönmek en iyisiydi.
Trende oturacak koltuk bulunca çantamdan bir kitap çıkarıp okumaya başlamıştım ki, daha Vâ-Nû faslına gelmeden göz kapaklarım yavaş yavaş düşmeye başladı, sonrasındaysa Kartal’a kadar rüyâ içinde rüyâ yaşadığımdan emînim, çünkü Osman Cemal merhûm başımda dikilip “Hadi, kalk da Beşiktaş’taki Hüsnü Tabiat Lokantası’nda Çerkes tavuğu ve yassı kadayıf yiyelim!” demişti. Bâb-ı Âli’den bir onu bir de Kemal Ahmet’i kıramam, Vâ-Nû gitsin Kalamış’taki Todori’de patronu Burhan Cahit ile demlensin. Onunki artık nasıl bir komünistlikse, matbûâtın Kemal Ahmet ve Osman Cemal gibi emekçilerinden hiç hazzetmezmiş, kadın mübtelâ-yi marazıysa herkese ayrı bir dert olmuştur.Osman Cemal beni Tramvay Caddesi’nde 56-58 kapı numaralı Hüsnü Tabiat’a götürüyor ama Tokatlıyan’ın meşhûr kapıcılarından Karahisarlı Süleyman Efendi bizden önce gelip, mutfakta ne var ne yok hepsini silmiş süpürmüş. Olan Osman Cemal’e oluyor, meğerse gazetesi Yeni Gün’deki “İstanbul’un Köşe Bucağı” yazı dizisinde Hüsnü Tabiat’ı anlatmak niyetindeymiş. Yemek bulamazsak da, Beşiktaş’a gelmişken Acem işi çay içmeden olmaz. Hüsnü Tabiat’ın arka bahçesi için pek güzel diyorlardı, oraya çökelim dememe rağmen Osman Cemal geçen asrın semaî kahvehânelerinden Zil İsmet diye tutturuyor, tamam iki adım aşağıda, hemen Saman İskelesi’nin orada. Ancak, Zil İsmet benim aklımda yanlış kalmadıysa Meşrûtiyet’ten bir iki yıl sonra, muhtemelen 1910 yılı gibi, adres değiştirmişti. Aradan yirmi yıldan fazla geçmiş, ismiyle müsemmâ Zil İsmet’in bu dünyada kemikleri bile kalmamışken Zil İsmet’in bol şekerli katran rengi çayını içmek için taşlı köye gitmeye hiç gerek yok.
Ben şaşkın şakın bir o yana bir bu yana bakınırken, karşımıza on bir yaşında bir fırıncı çırağı çıkıyor, ismi Hapop Mintzuri’ymiş, bize çay yerine Yukarı Azdıberli Musa Çavuş’un çok telveli kahvesini tavsiye ediyor, âlem-i fânîde kahveyi onun gibi yapanı yokmuş, her fincana bir parmak köpük bağlatırmış. Ben sadece muharrir Hagop Mintzuri biliyordum, millet-i sâdıkanın Maksim Gorki’sini, ancak bu çocuk muharrir Hagop olamaz deyip, ona hangi yılda olduğumuzu soruyorum, 1897 diyor. Çocuk galiba yalan söylemiyordu, muharrir Hagop Mintzuri de 1897’de on bir yaşındaydı ve meydandaki fırında çalışıyordu.Hagop Mintzuri’nin çarşısından yukarı dönemece kadar on bir dükkân var, çarşı dediğim de tam Sinan Paşa Camii’nin karşısıdır. İsterseniz fırının sağ duvarını Beşiktaş Rüşdiyesi’ne bitiştirip öyle dolaşalım. Efendim, Hagop’un habbâzîn ataları Yıldız Sarayı’nın erkânından Kahvecibaşı Süleyman Efendi’ye kirâ olarak ayda on altın sayıyormuş, bir altının o yıldaki değeri yüz sekiz kuruş olduğuna göre, ayda bin yüz seksen sekiz kuruş ediyor, vallahi onlara içim acıdı. Fırının yanında Hüseyinikli Mustafa Ağa var, yeğeni Yusuf ile süpürgecilik yapıyorlar. Sonra Yukarı Azdıberli Musa Çavuş’un kahvehânesi geliyor, ondan sonra da ciğer tava satarak köşeyi dönen Yorgi Usta’nın bakkalı, İşkodralı Abidin Bey’in kasabı ve Makedonyalı Lazo’nun manavı. Osman Cemal’e, madem zamandaki seyâhatimizde 1897 yılına düştük, hadi gel Yorgi’de ciğer tava yiyelim diyecektim ki, aklıma birden Yorgi Usta’nın tabakları hiç........
