menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İyi miyiz? İyileşebilir miyiz?

15 0
16.01.2026

Tam olarak ne zaman, nereden edindim bilmiyorum. Ta 90’lardan bu yana kitaplığımda hep kolayına bir yerde durur ve ara ara alıp elime altını çizdiğim yerlere bakarım. Adı, Kapitalizmde Korku. Dieter Duhm’un kitabı. Sargut Şölçün çevirmiş, sağ olsun, var olsun.

Biraz iddialı bir yazar Duhm. Kapitalizmin korku ve yalnızlık üreten bir sistem olduğunu belirtiyor ve dümdük, yüzümüze karşı “Kapitalizm koşullarında teorik olarak herkesin ‘hasta’ olduğunu” iddia ediyor. “Korku üreten bir toplumda, nevrotik insanlarla nevrotik olmayanları kesin olarak ayırmak mümkün görünmüyor. ‘Sağlıklı’ denilen insanlar da hastalıklı -yani korkunun zorlamasıyla ortaya çıkan- karakter oluşumları taşımaktadır. Zaten toplumun tümü hastaysa, ‘sağlıklı olmak’ hastalıklı durumun ortalama ve bu yüzden göze batmayan bir türü anlamına gelebiliyor.”

Bu kadarla da bırakmıyor: “Kapitalist toplumun ‘sağlıklı’ insanı, hasta oluşu dikkati çekmeyen biridir. Ne var ki o, aslında sonuna kadar hasta, bozuk ve sakat bir insandır. Hastalığı topyekûn ve her yerdedir.”

Aynen böyle diyor adam ve insanı aynaya bakmaktan korkar hâle getiriyor yani. Direkt üstümüze füze atsa, bundan iyi!

Ama biraz düşününce, sürekli rekabet kıskacında yaşamak, ay sonunun kâbusa dönüşmesi, yarınsızlık, gelecek endişesi, sistemin ürettiği “suç”ların yarattığı kaosun tehdidi altında hayatını sürdürmeye çalışmak vb. Yani, Duhm hadi biraz abartmış olsun diyelim ama hâlimiz de pek parlak değil sanki.

Belli bir yaşın üstündeyseniz, ki bu “hayat tecrübesi” anlamına geliyor, sizi biraz “dayanıklı” kılıyor elbette ama aslında o “dayanıklılık” da çoğu kez berbat şeylerin kabullenilip rasyonalleştirilmesi demek oluyor. Yani, kötü şeyler, ruhunuzu felç eden, arzularınızı, isteklerinizi, yaşam isteğinizi körelten şeyler yine var ama siz yaşadığınız “tecrübe”ler sonucunda, onları yok saymayı ya da tam tersine “var ve fakat kaçınılmaz” saymayı öğreniyorsunuz; bütün bu yenilgilerin adına da yine hastalıklı bir dille “hayat mektebi” diyorsunuz. Bu, bir hastalık belki ama bir yandan da kendini “iyileştirme” ya da “ayakta tutma” sanatı oluyor. Çünkü bir yandan başka bir dünyanın mümkünlüğüne inanıyorsanız, bugünkü korkunç dünyaya baktığınızda gardınızı düşürürseniz eğer, yapacak tek şey kalır geriye: Gidip yüksek bir yerden atlamak! O yüzden tarih bilincimizi ve o tarih bilincinden kaynaklanan gelecek umutlarımızı koruyabiliyoruz.

Daha alt yaş gruplarında durum böyle değil ama.

Ne kadar tuhaf günler yaşıyoruz onlarla, değil mi? Çoğunun İngilizce karşılığı olan yüzlerce yeni “travma” ve “sendrom” çeşitleri çıkıyor her gün karşımıza. Durup durup anlamaya çalışıyoruz ve çoğu zaman da önümüze gelen şeyleri, kendi kişisel tarihimizde yaşadıklarımızla ya da şu anda dünyada milyonların yaşadığı acılarla tartıp o meşhur deyime varıyoruz: Derdini seveyim!

Ah, ama her şey kendi kantarında, kendi ölçü birimleriyle tartılıyor; o kadar kolay kurtulmak yok yani.

“Alt yaş grupları” derken, fazla soyut oldu sanki. Şuna doğru dürüst “evlat” diyelim ve biz de “alt yaş grupları”yla mecburî temas hâlinde olan ebeveynler olalım, tamam. Her neyse ne. Yaşıyoruz bütün bunları. En sık olarak da şunu diyoruz: “Ulan bizim zamanımızda ergenlik mi........

© Kaldıraç