menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Denize Meftun Irmak

14 0
15.04.2026

“ŞU DAĞLARIN YÜKSEĞİNE ERSELER” türküsünü yıllarca dilinden düşürmemişti. Lale, sümbül ve mor menevşe dermek için yükseklere çıkmayı ve oralarda durmayı başarabilmek gerektiğine inanıyordu. Gereğini de yapmıştı. Herkes alçaklarda durup enginde işine gücüne bakmayı, çalışmayı istemesine karşın o sert rüzgarlara bağrını açmayı yeğlemişti. Nice sonra diline bir kelime dolanmıştı. “Ah fatana” diyordu.

DAĞDAN iniyordu, halka karışıp yârenlik etmeye çabalıyordu ama sonunda lüzumsuz da olsa bir sebep bulup kendini tekrar dağlara vuruyordu.

Yukarıda rüzgâra rağmen yine güneş yakıyordu onu.

Aşağıya indiğinde de laubalilikler, gereksiz lakırdılar, onu bunu çekiştirmeler, alıp verme muhabbetleri gibi mevzular kendisini darlandırıyor ve sonunda vücudunu ateş basıyordu.

Her iki halde de yanıyordu. İşte bu sebeple “Ah fatana” diyordu.

Kimseler onu anlamıyordu.

ANLAŞILMAYI istiyor muydu, burası da şüpheliydi aslında.

Çünkü bunu basitlik sayıyordu. Sathilik ile eş tutuyordu. Yüzeysel gördüklerinin kendisini anlamasını kabullenemiyor, gururuna yediremiyordu.

Bu sebeple vaktiyle medresede gördüğü bir miktar kırık dökük Arapçasına güvenerek bir çıkış bulmaya çalışıyordu.

“Ah fatana” yaktınız beni demekti onun lisanında.

RÜZGÂR hangi taşı eksiltmemişti ki bugüne kadar…

Üstelik kendisi taş değildi. İnsandı.

Bu sebeple meseleyi biraz daha yumuşatmak maksadıyla baştan çıkmış anlamına da gelen ama ilk anlamı yanmışlık olan “Meftun” kelimesine tutunmuştu.

IRMAK olarak görmeye başlamıştı zamanla kendisini…

Kendi küçük yatağında akmasını bilecek, eksiklerinin farkına tevazuyla varacak ve tamamlanma arzusunu ateşleyecekti.

Kayalara çarpmadan, sarsılmadan, acıyı tatmadan bunun olması ise neredeyse imkansızdı. Şelaleye dönüşüp çağlamak, yükseklerden düşmeyi göze almadan olamıyordu.

Eksile eksile çoğalacaktı. Sancılanacaktı. Değişecekti. Dönüşecekti.

Aktığı yatağın sınırları genişlerken belirsizleşmeyi yani gururundan vazgeçmeyi gerçekten istemeliydi. Yoksa bunlar olamayacaktı.

DENİZE meftun olmak bedel istiyordu. Gerçek bir yanmışlığı mecburi kılıyordu.

Nehirler yerçekiminin malum etkisiyle yüksek bir seviyeden aşağılara doğru inerek oluşmuyor muydu? Hem yukarılarda kalıp hem denize meftun olmak mümkün müydü?

O zaman kendisi de yağmur gibi rahmet damlacıklarına dönüşmeli ve toprağa düşüp karışarak tevazuyu deneyimlemeliydi.

Bereketli kalp toprağında neşv-ü nema bulup filizlenmek buna bağlıydı.

İnişe geçmeden gerçek mânâda yükselmek fıtrat kanunlarına göre mümkün olmuyordu.

İnişe geçer, küçük derelerle birleşir. Bu tavır onu akarsu haline getirir. Akışını sürdürmesine vesiledir. Bu alçakgönüllülüğü onun etrafında insan kümeleşmelerine sebep olur. Etrafında şehirler kurulur. Hayat yeşerir.

Gökyüzünden geldiğini elbette unutmaz ve bunu kendisine kibir vesile kılmaz.

Sabrı kuşanır. Aktif akışını sürdürür. Zira bilir ki denize meftun olmanın sırrı çileye bağrında yer açmaya bağlıdır.

Yükseklerden indi. Nefsin kulelerini terk etti.

Kendini tanıdıkça, öz kaynaklarının farkına vardıkça, cevherini açığa çıkartıp işleyerek parlattıkça gerçek meftun olmanın sırrına erişti.

Evet, fatana yakmak ve meftun yanmak demekti madem, o da yakacaktı.

Gönlünü değil nefsini, egosunu...

Biriktirdiği ne kadar olumsuzluk varsa hepsini bu ateşe atacaktı.

O, denize meftun bir ırmak oldu.

Nefsin menfiliklerini yaktıkça denize daha da yaklaştı.

Sonunda ona kavuştu. Birliğe ulaştı.

Ayrılık gayrılık kalmadı.

Onun bu son halini görenler kendisi için “Nehrini kendi denizine akıtan bir meftun” dediler.


© İstiklal