Hukuk, Vicdan ve Hakikatin Terazisinde Mizan: Masumiyet Karinesi
Hukuk, Vicdan ve Hakikatin Terazisinde Mizan: Masumiyet Karinesi
Mahkeme salonlarında henüz tek bir celse görülmeden, hâkim kararını vermeden ve deliller hukukî süzgeçten geçirilmeden kurulan görünmez mahkemelerin çağındayız.
Televizyon ekranlarında, gazete manşetlerinde ve özellikle sosyal medyada bir fotoğraf, birkaç saniyelik görüntü veya henüz doğruluğu yargı tarafından tespit edilmemiş bir iddia, insanları toplum nazarında mahkûm etmeye yetebiliyor.
Oysa bir medeniyetin adâlet seviyesi sadece suçluyu bulma ve cezalandırma kudretiyle değil, suçluluğu kesinleşmemiş insanın hukukunu, şerefini ve itibarını koruyabilmesiyle de ölçülür.
Konunun bütününe hâkim temel mesele de budur: Masumiyet karinesi sadece teknik bir ceza hukuku kuralı değil, insanı ve hakikati koruyan bir medeniyet ölçüsüdür.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 38. maddesinin 4. fıkrası bu konuda açık ve tartışmasız bir sınır koymaktadır: “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”, dolayısıyla suçlu ilan edilemez.
Bu hüküm sadece mahkemelerin uyması gereken teknik bir kural değildir. Devletin, siyasetin, medyanın ve toplumun da içselleştirmesi gereken temel bir hukuk ahlâkıdır.
Bir insan hakkında soruşturma başlatılması, evinin aranması, malına veya dijital materyallerine el konulması, gözaltına alınması yahut tutuklanması, onun suçlu olduğu, suçlu ilan edilmesi gerektiği manasına gelmez.
Tutuklama bir mahkûmiyet değil, kanundaki şartların gerçekleşmesi hâlinde uygulanabilen bir koruma tedbiridir; iddianame ise savcılığın suç isnadını yargı önüne taşıyan hukukî metindir, kesinleşmiş hüküm değildir.
Bu sebeple şüpheli, sanık ve hükümlü aynı hukukî statüyü ifade etmez; soruşturma mahkûmiyet, gözaltı suçluluk, tutuklama ceza, iddianame de kesin hüküm değildir.
Masumiyet karinesinin arkasındaki fikir, Türk-İslâm hukuk ve medeniyet dünyasına yabancı değildir. Mecelle'nin meşhur “Berâet-i zimmet asıldır” kaidesi, kişinin yükümlülüğünün veya sorumluluğunun aksini ortaya koyan delil bulunmadıkça asıl olanın beraet (masumiyet) olduğunu ifade eden köklü hukuk düşüncesinin ürünüdür.
Bu sebeple söz konusu kaideyi günümüz ceza hukukundaki masumiyet karinesiyle, bütünüyle özdeşleştirmek yerine, ikisi arasındaki tarihî ve fikrî yakınlığı vurgulamak daha isabetlidir. Metinde de bu hukuk mirası, Kur'ân-ı Kerim’in haber, zan ve adâlet konusundaki ilkeleriyle birlikte ele alınmaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm'in Hucurât sûresinin 6. Âyetinde, gelen haberin araştırılması ve doğrulanması emredilirken, aynı sûrenin 12. âyetinde zannın çoğundan sakınılması istenir.
Mâide sûresinin 8. âyeti ise daha ağır bir ahlâk imtihanını önümüze koyar: Bir topluluğa duyulan öfke dahi insanı adaletsizliğe sürüklememelidir.
Bu ölçünün çağımızdaki karşılığı son derece açıktır. Adâlet sadece sevdiğimiz insanın, taraftarın hakkını savunmak değildir; eleştirdiğimiz, bize uzak gördüğümüz, hatta suç işlediğinden kuvvetle şüphelendiğimiz kişinin dahi hukukunu hüküm verilinceye kadar koruyabilmektir. Adâlet, tam da burada ahlâka dönüşür.
Ceza muhakemesinin maksadı bir insanı toplum önünde teşhir etmek değil, maddî gerçeğe hukuk içinde ulaşmaktır. Bu sebeple CMK m.157 soruşturma evresindeki usul işlemlerinde, kanunun öngördüğü çerçevede gizliliği esas almaktadır.
Soruşturmanın gizliliği tek başına düşünülmemelidir; özel hayatın korunması, haberleşmenin gizliliği, şahsî veriler, soruşturmanın selâmeti, lekelenmeme hakkı ve masumiyet karinesiyle birlikte değerlendirilmelidir.
Bununla birlikte soruşturmanın gizliliği, basının susturulması manasına gelmez. Hür toplumlarda basının haber verme, vatandaşın haber alma hakkı vardır. Yolsuzluk, rüşvet, kara para, organize suç, kamu gücünün kötüye kullanılması ve benzeri ağır iddiaların araştırılması, haberleştirilmesi ve kamuoyunun bilgilendirilmesi tabiidir.
Fakat hukuk devletinin koruması gereken ince sınır şudur: Haber vermek başka, mahkemenin yerine geçerek hüküm vermek başkadır. İhtiyaç duyulan şey sansür değil; hukukî ölçü, meslek ahlâkı ve sorumlu haberciliktir.
Bu ayrım özellikle operasyon görüntülerinde önem kazanmaktadır. Bir soruşturmada nakit para, bilgisayar, telefon, belge, ziynet eşyası veya silah ele geçirilmiş olabilir. Kolluğun bunları fotoğraflaması, tutanak altına alması, muhafaza etmesi ve soruşturma dosyasında incelemesi hukukî sürecin gereği olabilir.
Fakat bunların daha sonra belirli bir kompozisyon içinde masaya dizilerek kamuoyuna sunulması bambaşka soruları gündeme getirir. Konu da haklı olarak şu soruların sorulması gerektiğini vurgulamaktadır:
Para kime aittir, kaynağı nedir, kayıtlı bir ticarî gelir midir; silah ruhsatlı mıdır, kime aittir, suçta kullanılmış mıdır; farklı kişilerden veya adreslerden ele........
