menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hakikatin Sessiz Gücü: Enkaz, İrade ve Kamu Vicdanı

10 0
04.04.2026

Zor Zamanlarda Gerçek Karakter Ortaya Çıkar

Kurumlar da tıpkı şehirler gibi, asıl karakterlerini konfor alanlarında değil, kriz anlarında ortaya çıkarırlar. Marifet, elverişli şartlarda başarı hikâyeleri kurgulamak değil; yıkımın, belirsizliğin ve ağır imtihanların ortasından bir nizam, bir umut ve somut bir netice çıkarabilmektir. Bilhassa Hatay gibi asrın felaketinin derin izlerini taşıyan bir coğrafyada kamu görevi icra etmek, basit bir idari tasarrufun ötesinde; vicdani, ahlaki ve tarihî bir mesuliyet mührüdür.

Son dönemde sıkça başvurulan bir retorik var: “Enkaz devraldık.” İlk bakışta rasyonel bir durum tespiti gibi görünen bu ifade, üzerinden uzun süre geçen işler için hâlâ temel savunma mekanizması olarak kullanılıyorsa, artık bir tespitten ziyade bir "sığınma limanına" dönüşmüş demektir. Zira kurum yönetiminde asıl kıymet, devralınan tablonun vahametini tasvir etmekte değil; o tabloyu hangi irade ve vizyonla değiştirebildiğinizde tecelli eder.

Enkaz Varsa Kaldırılır

Biz bu topraklarda enkaz kavramını mecazen değil, en çıplak ve yakıcı haliyle yaşadık. Yıkılan binaları, dağılan hayatları ve yok olan umutları bizzat müşahede ettik. Fakat kolektif toplumsal hafızada yer edenler, felaketin büyüklüğünü betimleyenler değil; o karanlığın içinden aydınlık bir yol açanlardır.

Hatay Valimiz Sayın Mustafa Masatlı, Hatay Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Mehmet Öntürk ve İskenderun Belediye Başkanımız Sayın Mehmet Dönmez gibi özverili insalar, şehrin ihyası için mazeretlere sığınmaksızın, yüksek bir gayret ve irade ortaya koydular. Devlet adamlığı ve çalışma ciddiyeti tam da burada başlar: Mazereti büyütmek değil, mesuliyeti omuzlamaktır.

Üniversitelerde Ölçü Söz Değil, Eserdir

Aynı mazeret dilinin daha sınırlı ölçekli bazı kurumlarda aylarca bir nakarat gibi tekrarlanması düşündürücüdür. Zira uzayan mazeret dili, kurumsal kudreti pekiştirmez; aksine zayıflatır. Hatırlanmalıdır ki; biz üniversitemizde enkazın sadece edebiyatını değil, gerçeğini yaşadık. Meslek yüksekokulu binalarımız ağır hasar gördüğünde, "önce insan ve eğitim" diyerek hızlıca aksiyon aldık.

Depremden yalnızca 26 gün sonra ODTÜ Eymir Vakfı ile temas kurarak, eş zamanlı olarak Almanya’dan TÜV ile stratejik görüşmeler yürüttük. Kararlı girişimlerimiz neticesinde 2023 yılında yaklaşık 150 milyon değerinde ayni bir hibeyi kuruma kazandırdık. Neticede, o binaları 15 ay gibi kısa bir sürede yeniden eğitim-öğretime hazır hale getirdik ve kampüsümüzdeki güçlendirme çalışmalarını ilk bir yıl içinde tamamladık. Bu sebeple bugün hâlâ “enkaz” söylemine tutunulmasını, bir yönetim biçimi olarak dikkatle irdelemek gerekir. Çünkü enkaz varsa kaldırılır, irade varsa yol bulunur, çalışma varsa mutlaka sonuç alınır.

Kamu Ciddiyeti Belgeyle Konuşur

Bir diğer kritik husus ise, kurumlara tahsis edilen ödeneklerin kullanılamadığına dair iddialardır. Devlet mekanizmasında kaynaklar şahsi tercihlere göre değil, projelendirilmiş ihtiyaçlara göre tevzi edilir. Bir ödenek tahsis edilmişse, bunun temelinde bir plan ve kurumsal bir hedef vardır.

Mesela biz üniversite yönetiminde bulunduğumuz dönemde, İMYO ana bina, kampüs idari bina ve kafelerimize ilişkin projeleri hazırlayıp ilgili mercilere sunmuş; bu projeleri kabul ettirerek devletimizin ödenek desteğini almış ve ihale süreçlerini tamamlamıştık. Ödenek işte böyle alınır; ihtiyaç doğru tanımlanır, proje sağlam hazırlanır ve süreç ciddiyetle takip edilir. Devletimiz de her zaman gereken desteği verir. Çünkü devlette süreklilik esastır; kamu görevi bir bayrak yarışıdır. Üniversitemizin mevcut yönetimi de sağ olsun, bizim dönemimizde hazırlığı tamamlanmış, ödeneği temin edilmiş ve ihale safhası bitirilmiş bu yatırımların temelini atarak süreci görünür hâle getirmiştir. Bu vesileyle kendilerine teşekkür ederiz; zira bazen bir eserin hazırlayanı kadar, kurdeleyi kesene de nasip düşmektedir.

Dolayısıyla, deprem bölgesindeki kurumlar hakkında hüküm verirken kulaktan dolma rivayetlerle değil; kayıtla, belgeyle ve kurumsal hafızanın ışığında konuşmak gerekir. Kamu ciddiyeti bunu gerektirir. Günümüzde bilgiye ulaşmak ve veriyi analiz etmek için yapay zekâ dâhil pek çok teknolojik araç elimizin altındayken, spekülasyona sığınmak kabul edilemez. Özellikle "Sağlam binalar neden yıkılıp yenisi yapılmadı?" gibi rasyonel temelden uzak söylemlerin kamu görevlileri tarafından dillendirilmesi, ciddi bir vicdan muhasebesini zorunlu kılar. Bu yaklaşım ne devlet geleneğiyle ne de ahlaki zeminle bağdaşır.

Anadolu’nun o arifane sözü meseleyi ne güzel özetler: “Gelin oynayamayınca yerim dar dermiş.” Bu, mazeretin ne kadar kadim ve zahmetsiz bir sığınak olduğunun nişanesidir. Oysa makamlar, mazeret üretme değil; en zor şartta dahi "çıkış yolu" inşa etme makamıdır.

Başarısızlığı geçmişi karalayarak izah etme çabası, kısa vadeli bir yankı bulabilir. Ancak tarihin süzgecinden sadece "eser" geçer. Kurumları büyüten bütçeler veya binalar değil; kriz anında sergilenen irade, üretime dönüşen eser ve kurumsal vefadır.

Millet mazerete değil, kapısına gelen hizmete ve neticeye bakar. Tarih de hükmünü kelime kalabalığına göre değil, eserin kalıcılığına ve bıraktığı ize göre verir. Bir tarafta yıkılmış bir şehrin enkazından yeni bir nizam inşa edenler; diğer tarafta ise zamanın akışına rağmen hâlâ devraldığı tabloyu şikâyet merkezine koyanlar vardır.

Günün sonunda mesele devralınan enkazın hacmi değildir; asıl mesele, o enkazı kaldıracak iradenin, dirayetin ve iş yapabilme kabiliyetinin mevcudiyetidir.

Naçizane tavsiyemiz; bazı kurumların mazeretlerin konforuna kapılmak yerine, çözümün zorlu ama onurlu yolunu seçmeleridir.

Prof. Dr. Tolga DEPCİ

İskenderun Teknik Üniversitesi Eski Rektörü


© İstiklal