Bin Yılın Utancı: 28 Şubat’ın Gölgesi ve Prangalanan Vicdanlar
28 Şubat, sadece takvimden kopup giden soğuk bir yaprak ya da bir “post-modern” fantezi değildir. 28 Şubat; bu ülkenin öz evlatlarının boğazına dolanan kirli bir elin, inancını yaşamak isteyen bir neslin üzerine sürülen tankların ve parçalanan hayallerin adıdır. Bugün birileri çıkmış, o kapkara günleri “nostaljik bir anı” gibi pazarlamaya, zulmü makyajlayıp servis etmeye kalkıyor. Kimse kusura bakmasın; biz o “bin yıl sürecek” dedikleri karanlığı iliklerimize kadar yaşadık, unutmaya da niyetimiz yok.
Bugün ekranlarda “özgürlük” nakaratları atanların çoğu, o gün zulmün alkışçısıydı. Gerçek hikâyeler ise hâlâ sessizliğin gölgesinde kanıyor. Nuray Canan Songür’ü hatırlayın… Bir annenin, “ikna odası” denilen o modern engizisyon laboratuvarlarında maruz kaldığı baskı yüzünden karnındaki bebeğini kaybettiği gerçeğini hangi “demokrasi” masalı örtebilir? Prime-time kuşaklarında sahte mağduriyetler yaratanlar, o odalarda haysiyeti çiğnenen genç kızların sessiz çığlığını neden duymazdan geliyor? Arşivler sessizce siliniyor, hafıza törpüleniyor; sanki o zulüm hiç yaşanmamış, o tanklar Sincan’da sadece “geziye” çıkmış gibi davranılıyor.
Üniversite kapılarında başörtüsü yüzünden turnikelere sıkıştırılan, eğitim hakları gasp edilen, katsayı zulmüyle istikballeri karartılan bir nesilden bahsediyoruz. Bu sadece idari bir karar değildi; bu, bir halkın ruhuna, inancına ve varlığına karşı girişilmiş sistematik bir suikasttı. Yusuf Kaplan’ın dediği gibi: “28 Şubat fiilen bitti ama bizi zihnen bitirdi.” Mesele sadece bir bez parçası değildi; mesele, bu toprakların mayasını bozmak, Müslüman kimliğini kamusal alandan kazımaktı. O kapılarda “Başını aç ya da çık!” diye kükreyenlerin, bugün “biz de özgürlükçüyüz” diye gezmeleri sadece ironi değil, trajedidir. Yeni nesil soruyor: “Neydi bu yasak?” diye. Çünkü müfredat sustu, medya sustu, hafıza uyuşturuldu.
Sezai Karakoç’un uyarısı kulağımızda küpe: “Tarih, bir milletin hafızasıdır. Unutursan kim olduğunu da unutursun.” İmam Gazali’nin penceresinden bakınca durum daha da vahimleşir. Gazali der ki; zulüm sadece kılıçla olmaz, kalbin kararmasıyla başlar. Bir toplum çektiği acıyı sıradanlaştırır, o günün zalimiyle bugünün sahte kahramanını ayıramaz hale gelirse, kalbi nasırlaşmış demektir. Nasırlaşan kalp ise en büyük zulümdür; çünkü kötülüğü normalleştirir.
Bugün sahip olduğumuz haklar bize altın tepside sunulmadı. Bu kazanımların harcında gözyaşı var, dışlanmışlık var, yarım kalmış diplomalar ve gurbete sürülmüş hayatlar var. Cumhurbaşkanımızın yıllarca sürdürdüğü o çetin siyasi mücadele, aslında bu milletin “Yeter artık!” diyen sessiz çığlığının ete kemiğe bürünmüş halidir. Bu mücadele, inancın kamusal alandan silinme projesine karşı verilmiş bir haysiyet savaşıydı.
Bir zamanlar kibirle “bin yıl sürecek” diyenler, tarihin çöplüğündeki yerlerini aldılar. Ancak unutulmamalıdır ki; hafızası diri olmayan bir toplum için tarih tekerrürden ibarettir. Bugün elde edilen hakların kıymetini bilmemek, o günleri “eski bir masal” gibi dinlemek, aynı karanlığın farklı isimlerle geri gelmesine kapı aralamaktır.
Kur’an-ı Kerim bize pusulayı veriyor: “Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153) Bizim sabrımız, pasif bir bekleyiş değil; hafızayı diri tutarak, hakikati haykırarak sergilenen bir direniştir.
28 Şubat yaklaşıyor. Bu kez sahneyi o günün faillerine ya da hafıza silenlere bırakmayacağız. Bu kez acıyı çekenler, direnenler ve galip gelenler konuşacak. Zulüm biter, ama hafıza kalır.
Biz unutmadık. Biz buradayız. Ve son nefesimize kadar hatırlatacağız.
